İslamiyet ve Kadın Hakları – Doç. Dr. BAHRİYE ÜÇOK

1969315_1526432457599349_8411649646613910569_nRadyo, televizyon ve basın gibi modern imkânlara rağmen, Batılılardan birçok kimse bugün hâlâ Türkiye’deki kadınların çarşaf ve peçe ile örtülü olup olmadıklarını, erkeklerin birden çok kadınla evlenip evlenmediklerini, zenginlerin birer hareme sahip olup olmadıklarını merak eder sorarlar.

Türkiye’de yaşayan Müslümanlar ise XX. yüzyılda Müslüman Türk kadınlarının özgürlüklerine sahip olup erkekler gibi millet ve memleket hizmetinde bulunmalarını, yeni ve modern anlayışın onlara tanıdığı yeni bir hak sanarak yadırgamaktadırlar. Bu, çağdaş Müslüman kadınların ortaçağdaki hemcinslerinden pek farklı hak ve özgürlüklere kavuşmuş oldukları inancından ileri gelmektedir. Gerçekte ise İslamiyetin kadına tanığı haklar ile günümüzde yaşayan kadınların hak ve özgürlükleri karşılaştırıldığı zaman görülen fark, sadece aile ve miras hukuku ile ilgilidir. Çalışma, meslek sahibi olma bakımından ortaçağ ile modern çağ kadını arasında hiçbir farkı yoktur. Ortaçağ İslam tarihinin kaynakları ve fıkıh incelendiği zaman görülür ki, Müslümanlık, kadını erkeğin satın alabileceği bir esir, bir meta niteliğinde saymamıştır. İslam dini onu bir eşya gibi kabul etmediği içindir ki, erkekler gibi ilim sahibi olmağa teşvik eder. Timur’un torunu Uluğ Bey bu hususa çok önem vermiş olmalı ki, Semerkant’ta ve Buhara’da yaptırmış olduğu medreselerin kitabevlerini; “İlim tahsil etmek erkek ve kadın her Müslümana farzdır” hadisi ile süslemiştir.

İslam hukukuna göre

İslam hukukuna göre reşit kadın istifade ve kullanma ehliyetine sahiptir. Kocasından ayrı ticaretle uğraşabilir. Kültür alanında Avrupa’nın en ileri gitmiş devletlerinden biri olan Fransa’da daha iki yıl öncesine kadar, kadın kocasının izni olmadan parasını bankaya yatıramıyor veya buradaki parasını çekemiyordu. Oysa kadının hukuki kişiliği, kendi parasına tasarruf hakkı, İslamiyetle birlikte tanınmıştır. Müslüman kadın reşit ise rızası olmadan evlendirilemez. Reşit olmadan velisinin arzusu ile evlendirilmiş olan kızların, reşit olunca bu evliliği feshettirme hakları vardır. Ayrıca evlenme sözleşmesi sırasında veya sonra erkek, karısına istediği zaman boşanma hakkını tanıyabilirdi.

Avrupa’nın en uygar ülkelerinden biri olan İsviçre’de kadının seçme ve seçilme hakkı henüz bazı kantonlar dışında tanınmadığı halde, İslam bu hakkı tanıdığının delillerini daha Hz. Muhammed zamanında, tarihe geçen olaylar ile vermiştir. Örneğin, Akabe biatleri ve Mekke fethi (630) sırasında kadınların da Hz. Muhammed’e gelip biat etmeleri gibi. Mekke’de Hz. Muhammed’e ilk biat eden kadının Hz. Ali’nin kız kardeşi Ümm-i Hâni olduğu ve bunu Ümm-i Habibe, Erva, Âtike, Ümm-i Hakim, Halid bin Velid’in kız kardeşi Fâhite ve Mekkelilerin gözde başkanları Ebu Sufyan’ın eşi Hind’in izledikleri, kaynaklarca bildirilmektedir. Bunlar teker teker İslam dinine ve Hz. Muhammed’in dünyevi şefliğine itaate söz vermişler ve böylece inançlarını belli etmişlerdir. O gün Mekke’deki diğer kadınların biatlerini almak işine, Hz. Muhammed, Hz. Ömer’i memur etmişti. Böylece yalnız Kureyş’in şerefli ailelerine mensup kadınların oyları ile yetinilmemiş, bütün reşit kadınların birer birer oylarının alınmasına önem verilmiştir.

Gene zamanımızda sanılır ki, ortaçağda Orta Asya’dan Atlas Okyanusu’na kadar uzanan İslam ülkelerindeki kadınlar ev işleriyle, çocuk büyütmekten başka bir şeyle uğraşmazlardı. Oysa tarih bizlere kadınların zaman zaman erkeklerle birlikte askere gittiklerini, en meşhurları Sitt ül-Ulemâ (Bülbüle), Hadicet üş Şahcâniyye, Zeyneb binti Amr, Ümm-i Abdullah binti Kaadi Şamsüddin, Ümm-i Müeyyed Nisâburi, Şuhde binti İbn Nasr olmak üzere vâizlik, hadis ve fıkıh müderriseliği (yani profesörlüğü) ettiklerini, birçok kadı, devlet adamı ve tarihçiye icâzet (diploma) verdiklerini, Hindistan’da Ekber Şah zamanında yaşayan Mahım Ana ve Moğollardaki Fatma Hâtun gibi vezirlik ettiklerini, Sultan Bayezid devrinde Amasya’da oturan ve türbesi bugün bir ziyaretgâh olan Selâmet Hatun gibi sofi zaviyeleri kurduklarını, hatta hükümdar seçildiklerini göstermektedir. Adlarına bastırdıkları paralar dünya müzelerinde saklı bulunan, Hindistan İmparatoriçesi Raziyye Sultan ile Mısır Sultanı Şecer üd-Dürr, İlhanlı Sultanı Satı Bey Hatun ve Türk Kutluk Devleti Hükümdarı Sarvetüddin Padişah Hatun’dan başka henüz paraları ele geçmemiş ama hükümdarlıkları ana kaynaklarda bildirilen tam bir düzine kudretli hükümdar bu hususun canlı örnekleridir. (1)

Fıkıh ve hadis icazetleri veren pek çok kadın bulunmasına rağmen doğrudan doğruya kadılık etmiş bir kadına henüz rastgelmemekle beraber, Abbasiler devrinde, Halife Muktedir zamanında Divan-i Mezâlim (Şikâyetlerin dinlendiği yüksek mahkeme) başkanlığı etmiş bir kadının varlığını biliyoruz. Adı Sümeyl olan bu kadın, Bağdat’ta Rısâfe mahallesinde, sağında solunda kadılar olduğu halde divan kurar, şikâyet dilekçelerini kabul eder, alınan kararları imzalardı. Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı Azâm Ebu Hanife’ye göre kısas ve had cezaları dışında kadınların kadılık yani yargıçlık kürsülerini işgal etmelerine hiçbir engel yoktur. Ebu Cerir Taberi ise kısas ve had cezaları da dahil, kadınların her çeşit davaya bakabileceklerini kabul etmektedir.

Tarihte tespit edebildiğim 17 hükümdar ve 12 nâibe kadının varlığı bize gösteriyor ki, İslam dini kadını toplum hizmetlerinden alakoymamış, tersine ona sosyal hakların en önemlilerini tanımıştır. O halde İslam ülkelerinde yüzyıllar boyunca hüküm süren harem hayatının nasıl olup da başladığı ve toplumsal hizmetlerden kadının nasıl olup da uzak tutulduğu sorulabilir. Hiç şüphe yok ki, orta ve yeni çağlarda İslam kadınını hareme kapayan sebeplerin başında büyük fetihlerden sonraki servet artışları ve bunun sonucu olarak Bizans ve Sasani aristokrasisinin taklidi gelmektedir. II. Velid, harem ağası kullanan ilk halifedir. Kadınlarını şarap içmeye başlamaları ve haremde yaşamaları İran’ın etkisiyle gene II. Velid devrine rastlar. Bununla beraber Abbasilerin X. Halifesi Mütevekkil’in saltanatına kadar kadınlar gene de üstün bir özgürlük anlayışı içinde yaşamışlardır.

Şurasını unutmamak gerekir ki, ne Bizans’ın ne de İran’ın etkileri göçebe veya köy hayatı yaşayan Müslüman kadınının özgürlük ve sadeliğini asla yok edememiştir.

Sonuç

Sonuç olarak diyebiliriz ki, kadın hakları ile ilgili en büyük devrimi İslamiyet getirmiştir. Fakat onu yanlış anlatanların ve öğrenenlerin yüzyıllar boyunca süren tutumlarından ötürü Müslüman kadını, kendi yuvasında yüzyıllar boyunca en doğal haklarını yitirmiş olarak yaşamak zorunda bırakılmıştı. Eğer Türk anası, dünya tarihinde henüz bir eşi doğmamış olduğuna inandığım Atatürk gibi dahi bir oğul yetiştirmemiş olsaydı, Türk kadını, Müslümanlığın ve onun zarif peygamberinin kadına tanıdığı hakların sevincine erememiş olarak hâlâ o eski yanlış davranışın ezici baskısı altında çırpınıp duracaktı.

(1) Bk. Bahriye Üçok, İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar, Ankara 1965