Küreselleşme ve Yeni Sol

Yaşamın gerçek öğrencisi, devrimcisi Alain Badiou… Bugün, Gezi için buradayız, düşüncenin isyanı için buradayız ve Gezi’de kaybettiğimiz tüm arkadaşlarımız için buradayız. Gezi’ye sadakatiniz için teşekkür ederiz.

-Küreselleşme ve Yeni Sol

Badiou: Gezi, sadece ulusal bir hareket değil, bütün dünya tarafından, benim ülkem Fransa dâhil olmak üzere tüm dünya tarafından büyük bir ilgiyle karşılanan bir hareket. Zaten burada da görülüyor, her tarafımız insan doldu. Küreselleşmeden bahsedeceğiz bugün. Küreselleşmenin içinde yaşıyoruz, birkaç şey söyleyeceğim küreselleşme hakkında. (Salonda bir uğultu…) Görüyorsunuz ki, teknoloji hayatı kurtaramıyor -der, çünkü Fransızca konuştuğundan ve simültane çevirinin takip edildiği kulaklıklar dinleyicilerin tümüne dağıtılamadığından, filozoflar da mikrofon başı çeviri yapılmasını istemediklerinden daha çok kişinin ingilizce anlayabileceğini düşünen Badiou, konuşmasına ingilizce devam edeceğini söyler-.

Yaşasın Türkiye hareketi! Bir de ingilizce olarak söyleyeyim (Tüm salon alkışlar).

[Yaklaşık dört saate yakın süren iki oturumda Zizek ve Badiou’nun değindiği konulardan sadece kısıtlı bir bölümünü aşağıdaki metinde toparlamaya çalıştık. Bu yazının oturumlar süresince konuşulan her konuyu aktarmaya çalışmak gibi bir iddiasının olmadığını bilmenizi isteriz.]

badiou tek1 Küreselleşme ve Yeni Sol Konferansı (Slavoj Zizek, Alain Badiou) / Şükrü Keleş

Badiou: Şimdi, bugün sizinle küreselleşme hakkında konuşacağım. Bugünün küreselleşmiş kapitalizminden bahsedeceğim, yeni bir şey değil aslında bu. Biliyorsunuzdur, dünya pazarından ilk kez Marks bahsediyor. Bugün, karşı karşıya olduğumuz şey, bir bakıma dünya pazarının tam anlamıyla gerçekleşmesidir. Biz, öyle bir dünya vizyonuna sahip olmalıyız ki, burada kapitalizmin bir dünya pazarı kuruluşu olduğunu göz önüne almalıyız, bunu bilmeliyiz. Dolayısıyla her siyasi hareket küreselleşmenin hem içindedir hem de karşısındadır. Tabiî ki bugün farklı kapitalizm türleri var. Mesela modernist bir kapitalizm olabiliyor, Fransa’da olduğu gibi ya da Avrupa’nın genelinde olduğu gibi. Ve şunu da biliyorum; İslami kapitalizm gibi bir proje var sizin memleketinizde. Tuhaf bir canavar var bu, tuhaf bir yaratık! Ve sizin isyanınızın bir bölümü, bu tuhaf yaratığa karşı! (Tüm salon alkışlar) Kişisel olarak ben kapitalizmin her türüne karşıyım. Ama gayette iyi anlıyorum ki, İslami kapitalizm denen tuhaf yaratık, sadece kapitalizmin bütün kusurlarını, kötü yanlarını taşımıyor; aynı zamanda İslami kapitalizmin de kötü yanlarını taşıyor. Dolayısıyla, sizin isyanınız bir bakıma iki birikimli şeye karşı. Bir taraftan dünyanın bütün insanlarında olduğu gibi kapitalizmin korkunç yanlarına karşısınız, ama aynı zamanda bir İslami hükümetin korkunç bir şekilde sizi ezmesine karşı çıkıyorsunuz. Tabiî ki bu baskı, ezme, bütün toplumu birleştiriyor. Bu tür bir şiddete dayanan, bir örnekleştirmeyi kabul edemiyorsunuz; İslami kapitalizmin yasalarına uymak istemiyorsunuz. Fazlasıyla küçük bu salonda kolektif bir düşünme sürecine girmiş durumdayız. İslami kapitalizme karşı nasıl mücadele edilir, baskıcı bir hükümete karşı, dini bir baskıya karşı ve kapitalizmin kendisine karşı nasıl mücadele edilir? Dolayısıyla sizin hareketinizde çok ilginç olan şey, bu hareketin iki ayrı şeye karşı olması. Tek bir biçim altında iki şeyle birden mücadele etmeniz ilginç bir şey. Umarım hareketinizi devam ettirirsiniz. Sadece kendiniz için değil, aynı zamanda insanlık için yeni araçlar, yeni biçimler bulabilirsiniz. Var olan bu güncel yaratığa karşı…

Sanıyorum ki, dünya piyasasına ilişkin olarak, farklı siyasi güçlerin, partilerin konumlarını şu şekilde inceleyebiliriz:

Bugün, küreselleşmeden yana olan partiler, hükümetler, toplumlar var. Bunlar, küreselleşmiş kapitalizmin içindeler. Bütün bu partiler politik yelpazenin sağ kanadını oluşturuyorlar. Onlar farklı ülkelerde küreselleşmiş kapitalizmin desteğini alıyorlar, bu nedenle de her ülkede bir sağ var; Fransa’da, burada bir sağ var. Bunlar, muhafazakâr olanlar! Mesela bugün, dünya nüfusunun %1’i mülkiyet bakımından dünya servetinin yarısına sahip. %10’u ise -yine oldukça küçük bir kesimdir bu-, dünya servetinin %80’ininden fazlasını elinde tutuyor. Böyle bir şey nasıl devam edebilir? Sosyal patolojidir bu! İnsanlığın geleceğini temsil edemez. Dolayısıyla muhafazakâr bakış açısı, çok küçük bir azınlığın özel mülkiyetini savunmak isteyen bir harekettir. İnsanlığın geleceğini temsil etmekten de uzaktır.

Küreselleşmiş kapitalizmi kabul edilebilir bir şeye dönüştürmek isteyen partiler de var. Böylece ılımlı bir küreselleşmiş kapitalizm oluşturmak isteyenler var. Çok fazla baskıcı değiller. Bir bakıma eski sol diyebiliriz bu akıma. Eski sol, her ülkede var; örneğin Fransa’da, burada… Küreselleşmiş kapitalizme karşı değiller, kapitalizmin yasalarını kabul ederler, yasaları biraz dönüştürmek isterler. Kapitalizmi kontrol etmek isterler. Aslında kapitalizm kontrolü olmayan bir şeydir. Eski sol, küreselleşmiş kapitalizmin içindedir; kapitalizme bir denetim getirmeye çalışır. Tam adaletin sağlanamayacağını kabul ettiklerinden, bunu kırabileceğimiz kadar kıralım, mümkün olduğunca bunu gerçekleştirmeye çalışalım, derler. Ama bunu kabul etmemiz de mümkün değil; çünkü gerçek bir sonuç elde edilemiyor, küreselleşmiş kapitalizmin temel adaletsizliği her zaman zafer kazanıyor.

Tamamen gerici olanlar da var. Bir anlamda küreselleşmiş kapitalizmin dışında durur gibiler. Küreselleşmiş kapitalizmin karşısındadır çünkü ulus geleneğini, din belirlenimini, ırkçılığı sürdürmektedirler. Küreselleşmeye karşı oldukları için kapalı bir ülkeye, kapalı bir topluma dönmek istiyorlar çünkü ulusçular, dinciler, klasik sağın da ötesindedirler. Son yüzyılda bu hareketler faşizm olarak anıldı. Faşist bakış açısı, insanlığı düşünmüyor, bazı aşiretleri düşünüyor yalnız. Bütün aşiretler arasında daimi bir savaş var. Böyle bir bakış açısını kabul etmemiz mümkün değil. Bu tür bir bakış açısı da aslında küreselleşmiş kapitalizmin içinde bir şeydir. Görünüşte karşıymış gibidir, ama değildir. Klasik muhafazakâr bakış açısının bir parçası gibidir.

Yukarıdakilerin gerçek alternatifi, benim kişisel görüşüme göre, yeni bir komünizm biçimini yaratmaktır. Nihayet, toplumu örgütleyecek bir biçim bulmak gerekir. Ne eski komünizmin yasaları çerçevesinde ne de totalitarizm benzeri bir rejimi uygulayan devletin yasası altında. Gerçekten küresel kapitalizme karşı olan ama geçmişin, son yüzyılın kendisine sosyalist diyen ülkelerindeki, komünist ülkelerindeki korkunç yekpare devlet anlayışına geri dönmeyen bir uygulama. Bu mümkün mü? İleri sürüyorum ki, bu mümkün, yeni bir komünizm türü yaratmak mümkün. Bir bakıma, hareketin kendi fikridir bu. Her gerçek kitle hareketi, bir bakıma, komünist bir harekettir. O öznelliğiyle ve insanlığın ortak kaderi konusundaki duygusuyla. Sadece kendi çıkarını değil, bütün insanlığın çıkarını izlemek için. Dolayısıyla hareketinizi devam ettirmek bir yana, siz yeni bir şey icat etmelisiniz, yaratmalısınız! Yeni bir politik akım kapasitesi olan yeni bir politik bakış açısı yaratmalısınız, yani muhafazakâr, gerici ya da ılımlı olmayan bir siyasi hareket yaratmalısınız; yeni komünizm, bizim yüzyılımızın komünizmi! Bundan dolayıdır ki, bugünkü toplantımız bu kadar önemlidir, insanlığın kaderi açısından bu kadar önemlidir!

Eğer küresel kapitalizm dünyanın yasasını oluşturmaya devam ederse, mahvolmuş bir dünyanın felaketine doğru yürüyoruz demektir. Sadece komünist bakış açısı, insanlık için umutlu bir gelecek hazırlayabilir. Dolayısıyla size hareketinizi devam ettirmelisiniz dediğim zaman, sadece kendiniz için değil; doğal olarak herkes için, benim için de yaratmalısınız bunu (Tüm salon alkışlar); hepimiz için yaratmalısınız.

Zizek; Tabii, ben şimdiye kadar hep yaptığım gibi bir fıkra anlatmadan sözlerime başlamayacağım. Şimdi birisi alkışlanır ve faşist bir şekilde, hani kendini alkışlamaz ya, Stalin mesela. Stalin alkışlandığında ayağa kalkar ve komünist bir şekilde kendi kendini alkışlardı. Sen alkışlamadın kendini Alain. (gülerler)

zizek kahve tshört Küreselleşme ve Yeni Sol Konferansı (Slavoj Zizek, Alain Badiou) / Şükrü Keleş Kusura bakmayın… Şimdi biraz ciddi konuşalım… (Zizek’i kahverengi V yaka bol penyesini -tüm konuşma boyunca- beş on saniyede bir çekiştirirken ve bir eliyle devamlı olarak burnuna dokunurken düşünebilirsiniz.)

HDPimg_3929_slavoj-zizek-environment-identity-and-multiculturalism-discussion (2)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tuhaf bir dünyada yaşıyoruz. Postideolojik dünyada yaşadığımızı söyleyenler, ideolojilerin artık kalmadığını söyleyenler var. Ama ABD, şu anda sadece ideolojik nedenlerden dolayı “shut down” olmuş yani kapanmış durumda. Bize sınıflar kalmadı artık, deniliyor. Açıkçası Hollywood filmlerine bakın, orada bile sınıf ayrımı yapılıyor. Burada olmamız çok önemli. Siz neden önemlisiniz biliyor musunuz? Siz başarı hikayelerinden birine imza atıyorsunuz. Sizler bugünün küreselleşmiş kapitalizminde bir sorun olduğunu kanıtlamakla yükümlüsünüz!

Dünyada bir şeyler kesinlikle ters gidiyor.

Peki, neye karşı mücadele ediyoruz? Arkadaşım Volkan, burada, “onur” en önemli motto demişti. Platonik jargonda onur ya da haysiyet ne anlama geliyor, ona bakabiliriz. Bir takım sıkıntılar, tehlikeler var, evet. Haysiyet kelimesini severim, çünkü sosyal bir mücadeleye temas ettiği kadar, başka noktalara da temas eder. Ücret artışı talebinin dışında başka bir şeye de temas eder aslında. Benim dikkat çekmek istediğim nokta şu: Haysiyet, bizi, onurlu bir şekilde, insan onuruna yakışır bir şekilde ele alın; bize, bu şekilde davranın demektir aynı zamanda.

Siz ne için mücadele ettiniz veya ediyorsunuz? Dünyanın, Avrupa’daki protestoların özünde olduğu gibi burada da aynı şey söz konusu –ki beni eleştirebilirsiniz bu konuda- bazı rahatsızlıklar, memnuniyetsizler var. Siz, bir takım net taleplerle sokağa döküldünüz, bu anlaşılıyor. Gezi Parkı metalaştırıldığında tepki gösterdiniz; işin özü bundan ibaret değil ama. Temeldeki rahatsız olma durumu başka bir şeye işaret ediyor. Hegel demiş ki, eski Mısırlıların sırrı, Mısırlıların kendisi için de bir sırdı. Aynı şey sizin için de geçerli. Otantik isyanlar çıktığında hep böyle oluyor. İnsanlarda bir memnuniyetsizlik oluyor.

Peki, nasıl tepki göstereceğiz?

Burada, totalite kavramını kullanmamız gerekiyor; bütünlük! Bu farklı ülkeleri farklı biçimlerde etkiliyor ve isyanla sonuçlanıyor genelde. Burada olup bitenler olağanüstü, bunlar küreselleşmiş kapitalizme karşı verilen tepkiler bir bakıma. Önümüzdeki 20- 30 yıl içinde bambaşka bir dünyada yaşayacağız. Örneğin, işkenceye bakın, işkence birkaç yıl içinde herkes tarafından kabul edilebilir bir durum olacak. Vakti zamanında bunun mümkün olacağını düşünemiyorduk bile. Onur ya da haysiyet üzerinde daha çok durmalıyız bence. Hiç bir şeyin değişmeyeceği düşüncesine saplanmamak lâzım. Bundan dolayı yeni bir komünist projeye ihtiyaç var. Bizi kurtaracak demiyorum ama biraz daha tevazu gösterecek olursam, sadece komünist kavramsal bir alan yaratarak dünyamızda nelerin yanlış gittiğini gösterebilecek bir projeye ihtiyaç var.

Gezi parkı kapitalizmin lağvedilmesi açısından alternatif bir mekân mıydı?

Biz tehlikeli bir oyunu oynuyoruz burada. Hangi anlamda mı, kapitalizmin kendisi alternatif alanları kendiliğinden oluşturuyor. Mesela Londra’da bir tartışma ortamında John Holloway’le – Zapatista’nın resmi sözcüsü, kendisi büyük harekete de dâhil olmuş- birlikteydim. Aklıma güzel bir fikir geldi, dedi: Atina’nın ortasında kocaman bir park olsun ve parkın girişinde “kapitalizmin girmesi yasaktır” yazsın, yani metalaştırılmayan bir alan, kapitalizmin kapsamının dışında kalan bir alan olduğu söylensin, dedi. Eğer kapitalist olsaydım o parka bağış yapardım, dedim ben de. Yani her hafta sonu giriş ücretlerini ödeyip o parka giderdim. İnsanlar o parka gidip bütün kurtlarını dökerlerse, pazartesi günü daha rahat iş başı yaparlar, dedim.

Kapitalizm, istisnalar sayesinde ayakta kalarak işlevselliğini yitirmiyor.

Sanatta da var bu. Bana göre sanattaki en önemli ideolojik fenomenlerden biri şu: iktisadi bir gereklilikten ortaya çıkmış bir oluşum: Sanat bienalleri. Bu sanat bienalleri, sanat ideolojisinin ham biçimi. Bir sürü insan geliyor bu bienallere. Kural olarak burada hâkim olan ideolojiler, genel olarak pseudomarksist oluyor, yani biz de bu hareketin bir parçayız diyorlar. Bunu söylerken aklıma hep George Orwel’in 1930’larda söylediği çok güzel bir lafı geliyor. Bir sürü radikal solcu toplumu değiştirmekten bahseder devamlı; sanki bu bir batıl inançmış gibi, yani devamlı olmasını istemediğiniz şeylerden bahsederseniz ve belki gerçekten bu olmaz gibi. Elbette sanat toplantılarına gidebilirsiniz, hatta kimi zaman devlet organize ediyor bu toplantıları. Ama önemli olan yeni bir öznellik oluşuyor mu bu toplantılardan? Başka bir deyişle, bu tarz özgürlük alanları özeniş olmamalı; birkaç kişi oraya gitsin, keyfine baksın olmamalı. Bunları kamuya açmak gerekiyor.

Devlet iktidarını ele geçirmek, bu yeni dışarıdan dayatılan devlet öznelliği şeklinde olmamalı. Kapitalist bireyselliğin yanı sıra, geleneksel bir biçimde kapalı toplumlar oluştu. Acaba üçüncü bir birlik oluşabilecek mi? Zeki Marksistler olarak bizlerin hareket ederken sergilediğimiz sosyallik çok önemli. İdeolojik olarak aşırı tepki gösteren insanlar bu öznelliğin bu halini çok iyi bilirler zaten.

Uzun vadede iktidarı ele geçirmek iyi, hoş; iyi de burada önemli olan tecrübelerinizi doğru kullanmak. Ben buna biraz hicivle karışık şekilde “coşku” diyorum. Ay ne kadar güzeldi, Gezi Parkı çok güzeldi, çocuklarla gittik, piknik yaptık falan filan… Bunları bir kenara bırakalım. İşte, sizler gençsiniz hâlâ, işe gireceksiniz, sonra bir iş yemeğinde “Yaa Gezi Parkı ne hoş zamanlardı yahu!” diyeceksiniz. Belki işinizin başına döneceksiniz sonra, kim bilir… Bir şekilde örgütlü bir şeylerin oluşup bize kalması gerekiyor. Sanırım bugün Fransa’da iyi muhafazakârlar şöyle diyor: Ya işte, 68 yılında hepimiz barikatlar kurmuştuk, şöyle yapmıştık, böyle yapmıştık… Onlar için farz olmuş bir açıklama bu. Sizin de başınıza aynı şeyler gelmesin demek istiyorum, bunlar olmasın demek istiyorum. “Polise karşı nasıl mücadele ettik!” gibi şeyler olmasın. Ya da alkolik sendromu olmasın: Bir gece önce kafayı bulup ertesi gün, “Ya dün geceyi hatırlıyor musun?” gibi bir nostalji olmasın!

Direnişten geriye ne kalıyor / ne kalmalı?

Badiou: Hareketin arkasından evrensel değer taşıyan her ne varsa, işte o kalmalı geriye! Heyecan içinde bir mücadele kalmaz tabii ki, ama evrensellik ve örgütlülük kalmalı!

Hamiş: i) Alain Badiou’nun 11 Ekim 2013 tarihinde “Bugün Direnmek Ne Demektir?” başlıklı konuşmasından tuttuğumuz notlara sayfamızın şu linkinden ulaşılabilir:

http://www.korkatip.com/dediki/kuresellesme-ve-yeni-sol-konferansi-alain-badiou-sukru-keles.html

ii) MonoKL Yayınları Filozoflarla İstanbul’da Projesi kapsamında Alain Badiou ve Slavoj Zizek’in katılımıyla gerçekleştirilen “Küreselleşme ve Yeni Sol Konferansı (11-12 Ekim 2013)”’nı düzenleyen kurum ve kuruluşlara, Bakırköy Belediyesi’ne, emeği geçen herkese teşekkür ederiz. Yukarıda yer alan bilgilendirici notlardan çok daha fazlasının oturumlarda konuşulduğunu bildirir, bu yazının sempozyumu takip edemeyenlere fikir verme amacıyla yazıldığını bilmenizi isteriz.

Küreselleşme ve Yeni Sol Konferansı, Alain Badiou / (11 EKİM 2013)
-Bugün Direnmek Ne Demektir?
MonoKL Dergisi’nin ve MonoKL Yayınları’nın Genel Yayın Yönetmeni Volkan Çelebi: Bu söyleşi, Gezi direnişinde yaşamlarını yitirenlere ithaf olunmuştur, diyerek konferansı açtı.

Dinleyiciler, şehir merkezinden kaldırılan servislerle Bakırköy Belediyesi, Yunus Emre Kültür Merkezi’ne taşınıyor. Kültür Merkezi’nin önü epey kalabalık. Kuaförden çıkmış, fönlü saçlarıyla abiye kıyafetli şıkır şıkır ablalar bahçede dolanıyor. Yüksek ökçeli topuklu ablaların ellerinde tuttukları minicik cüzdan gibi çantalar ilgi çekici; genelde ayakkabılarıyla aynı renklerde. Sağ taraftaki açık alan kafeteryanın tüm masa ve sandalyeleri dolu, beklenmedik bu kalabalığın karşısında servis yavaşlamış. Masa aralarında dolanıp oturacak bir yer ararken böyle diyaframdan diyaframdan konuşan abileri ve ablaları duymamak mümkün değil; ne konuşuyorlar diye kulak kabarttığınızda, arkadan itiştirildiğinizden adım adım uzaklaşıyorsunuz konuşulanlardan, hiçbir şeyden anlamadan. Bitişik masaların birinde bir gelinle damat oturmuş, kahve içiyorlar. Anlıyorsunuz ki, evet, nikâh davetlileriyle aynı alanı paylaşıyorsunuz, nikâh salonu konferans salonuyla komşu. Herkes heyecanlı bir bekleyiş içinde. Kırmızı salona girdiğinizde Alain Badiou’nun konuşmacı kartını görüyorsunuz masanın üstünde. Yüzyılın önemli filozoflarından biri kahverengi yeleği, krem renkli ütülü pantalonu, uzun beyaz gömleğiyle gülümseyerek ağır ağır geliyor, masaya yerleşiyor.

Aşağıdaki Badiou konuşmasını okurken sıklıkla avuç içi çenesine, işaret parmağı da şakağına dayalı olarak düşünebilirsiniz onu. Ara ara kır saçlarını geriye doğru itip tok bir sesle ve gülümseyerek…

Alain Badiou dedi ki,

“Sizi tebrik ederek sözlerime başlamak istiyorum. Hükümetin uyguladığı şiddetten ölen kişileri anmak isterim, bir de direnişi tabii ki. Türk halkının bu davranışları aynı zamanda tüm dünya halkları için umut verici, teşvik edici olmuştur. Gezi, artık dünyanın her yerinde bilinen bir isim. Bu, sizin eyleminizin bir sonucudur. Dünyanın her yerinde “yaşasın gezi direnişi!” deniliyor. Gezi, dünyanın gözünde yeni bir Türkiye olduğuna dair bir fikir yarattı; bunu önemsiyor, umut verici buluyorum.

Direniş nedir?

Direniş, toplu halde bir şeyi kabul etmeme iradesi, reddetme iradesinin gösterilmesidir. Direniş, evrensel bir değere sahiptir. Farklı kimlikler bir araya geldiğinden yeni bir şekilde yapılır. Yeni‘nin inşası Türk, Kürt, inançlı, inançsız, gençler, daha az gençler, kadınlar, erkekler tarafından yapılır. Direniş, halk için yeni bir yaşam biçimi, diğer kimliklerle iletişimdir. Yeni bir birlik ortaya çıkarır. Bu birlik, daha önce imkânsızmış gibi görüneni -imkânsız olanı- mümkün hale getirir. Buna kolektif özne demeyi uygun buluyorum. Özne olduğumuzda bir kimliğe bağlı (zengin, fakir, entelektüel, vb) kalırız. Direniş, özneyi ortaya çıkarır, evet bu kimliklerden geçen bir özne de devleti korkutur. Toplum, yeni bir birlik yarattığında, direnişte olduğu gibi, devlet bundan korkar, iyidir bu. Sonuçta devletten korkarız, bazen de devletin bizden korkması fena değildir. Bir devlet, kendi halkından korkmaya başladığında bu iyi bir haberdir. Bunun için size teşekkür ederim.

Direnişin yarattığı sorunlar nelerdir?

Direniş terimi içinde olumsuz bir şeyleri barındırır. Direniş, bir şeye karşı yapılır. Örneğin, baskıcı bir hükümete karşı direnilir. Ama bu protestoda yeni özne/birlik’in kaderini ortaya koymak gerekir; olumlu bir biçimde, yaratıcı olarak kendini ortaya koyması gerekir. Dünyadaki en temel sorun da budur. Direnişçiler ne istediğini ortaya koymadıklarında direniş kırılganlaşır. Kendini ortaya koyduktan sonra bir sonraki aşamaya geçilir. Direniş, olumsuz ve olumlu birlik arasındaki ilişkidir aslında, sorun budur. Tüm dünyada geçerli bir sorundur bu, ne istiyoruz?

Tabii ki, özgürlük istiyoruz. Baskı altında kalmak istemiyoruz, zulüm istemiyoruz. Ama direnişte bundan başka bir şey de var; yeni birlik var. Yeni birlik, eşitlik kelimesini ortaya çıkarıyor. Bütün direnişlerin olumlu noktası şudur: Özgürlüğün ötesinde herkes arasında eşitlik, kimliklerin ötesinde bir eşitlik!

Her zaman böylesine büyük bir akım oluştuğunda özgürlük ile eşitlik arasında bir ilişki kurulmalı. Bu ise pek kolay bir iş değil. Direniş içinde, direniş devam ederken eşitlik olmalı. Genellikle direniş/akım sonlandığında kimlikler geri geliyor, kimlikler yeniden kendini gösteriyor. Belirli bir direniş/akım eşiğinin muhafaza edilmesi gerekiyor. Özgürlük, eşitlik bir süreliğine olamaz. Tekrar ediyorum, özgürlükten sonra eşitlik siyasetinin gelmesi önemlidir.

Direniş içinde demokrasi anlıktır, ama biz her zaman bir an içinde yaşayamayız ki! Dolayısıyla, belli bir süre boyunca belli bir demokrasi anlayışı yaratmamız gerekir. Belli bir eşitliği mümkün kılmalı, farklılıklar geri gelmesin diye uğraşmalıyız.

Çağdaş sorun, gezi de dâhil buna, eşitlik ve özgürlük –ve hatta kardeşlik- arasındaki ilişkinin nereden geçtiğindedir. Tüm dünyanın sorunudur bu. Büyük direnişinizden sonra siz, bir şey yarattınız. Bu şeyin muhafızısınız, bundan sorumlusunuz. Dolayısıyla, yeni bir eşitlik anlayışı da yaratmalısınız. Birlikte yaşamayı yaratmalısınız. Farklılıkları muhafıza ederek, farklılıklar arasında eşitlik kurarak yapmalısınız bunu.

Son söz: Eyleminizin iyi muhafızları olun!”
Soru-Cevap: Moderetör Ahmet Soysal’ın sorduğu soruyla başlayan bu bölüme dinleyiciler sorularıyla katıldılar. Kimi dinleyicilerin soruları not edilemedi, bunun için özür dileriz. Bir de ne yalan söyleyelim, el yazımız artık okunamaz hale gelmişti, yani eve gelince fark ettik ki, deşifre edemeyeceğimiz kadar kötüydü aldığımız notlar. Seminere kayıt cihazı götürmediğimiz için kızdık kendimize.

Ahmet Soysal: Bir akımın alması gereken yön (yönetim) sorununa değinelim. Direnişin lidere ihtiyacı var mı?

Alain Badiou: Yön (yönetim) meselesine değinmeden önce yönelimden bahsedeceğim. Yönelim, organizasyon da diyebiliriz buna. Kim bu direnişin yöneliminden sorumludur? Günümüzün güncel sorunlarından bir diğeridir bu. 20. yy.’da buna siyasi parti adını verdik. Siyasi parti, bir süre sonra devlete benzemeye başlıyor. Direniş, devlete karşı keşfedilmişti oysa. Tarihi bir soru bu: Tüm direnişlerden bir devlet mi doğuyor? Devlete karşı yapılan bu hareket yeni bir devlet mi ortaya koyuyor? Devlet olmaya çalışmadan devam edebilir mi? Bu sorunlar çözümlenmiş değil henüz. Tüm direnişler, bunun üzerinde düşünüyor. Hatırlayalım, örneğin Marks, yeni bir devlet yapacağımızı düşünmüyordu. Devrim, devleti ortadan kaldıracak, diye düşünüyordu. Devrim hareketinin amacı, yeni bir devleti ortaya koymak değil, toplumu devlete ihtiyacı olmayacak şekilde yapılandırmaktı.

Bir hareketin siyasi açılımlarında iki varsayım vardır. İlk varsayımda yeni bir devlete gidilir. Diğerinde ise devlet olmadan da varlığını sürdürecek toplum fikrine gidilir. Hangisini seçecekseniz ona göre eylem planı oluşturursunuz, aynı eylemler söz konusu olamaz. İkinci varsayım deneyimlenemedi henüz. Şimdiye kadar ortaya çıkmadı. Bence, çağdaş devrimci siyasetin sorunu da budur.

Sizin direnişiniz barışçıl bir direnişti. Bu çok önemli, evet, her şeye rağmen bunu çok önemli buluyorum. Şiddet, devletin bir özelliğidir. Bugüne kadar devlet kendini polisiyle, ordusuyla temsil ettirmiştir. Şiddete başvurulduğunda devlet gibi davranılıyor gibi düşünülebilir. Şiddet başladığı andan itibaren direniş/akımın doğası değişir, çünkü birdenbire devletin simetriği haline gelinir, aynı yöntemleri kullanmaya başlar. Mantık aynıdır, kazanmak. Bunun için de şiddeti organize etmek gerekir. Bunun sivil savaşa dönüşme riski vardır. Sivil bir savaştan sonra da devlet ortaya çıkar. Organize şiddet olması, eşitlikçi kimlik hareketine de aykırıdır. Barışçıl hareketler dönemindeyiz, bu ne kadar mümkünse tabii.

Dinleyicilerden biri: Sözlerinizde şiddetsizliğe övgü var gibi. Merdiven boyarken, tehlikeli bir takım silahlı gruplar ortaya çıktığında kendimi savunmayacak mıyım peki? (Dinleyicinin direniş sırasında yaşanan kimi şiddet örnekleriyle ilişkilendirdiği sorusu tam olarak böyle değildi aslında; çok daha kapsamlı bir soruydu. Ana fikrini özetleyerek soruyu bu şekilde yapılandırıp sorduk. Sorunun tamamı not edilemediğinden soruyu soran arkadaştan özür dileriz.)

Alain Badiou: Amaç meydanda kalmaksa, kendini korumak içinse, bu kadarsa, evet. Tarihte ilk defa, Zapatistler (Meksika’daki direnişçiler) kendilerini savunmak amacıyla silah kullanacaklarını duyurmuşlardır. İlkesel olarak silaha karşı olduklarını fakat kendi varlıklarını devam ettirmek, kendilerini yok etmek isteyenlere karşı silah kullanmak zorunda kalacaklarını duyuran ilk direnişçiler onlardı.

– Olayın Estetiği ve Yeni Mücadele Biçimleri

Bu oturumda simültane çeviri yayını kesildi. Fransızcadan çeviriler her bir konuşmanın ardından toplu halde yapıldığından oturuma ilişkin genel bir bilgilendirme notunu aşağıda bulacaksınız.

Badiou’nun Brecht, Joyce ve Mallarme üzerine incelemelerinin olduğu hatırlatılarak “olay” ve “hakikat” kavramları üzerinde duruldu. Sanat ve politika arasında özgürlük ve yaratıcılık üzerinden benzerlikler kuruldu. Politikanın estetik olarak kabul edilmeyen sanatsal bir yanı olduğuna dikkat çekti Badiou ve konuşmasında şu noktalara değindi:

“Nasıl ki şair, yaratısında yeni bir dil ararsa, devrim hareketleri de o andaki mevcut dille gerçeği anlatamaz, yeni bir dil arayışına girer. Aşkı da içeren olay kavramı, -Türkçeye çevrilen Badiou kitaplarında bu kavramla karşılaşılır sık sık- , bir şiirin ortaya çıkışına benzer; bu şiirin olası etkilerini, sonucunu da hakikat olarak adlandırıyorum ben. Aşk, olay’a benzetilebilir; her ikisi de -olay ve aşk- söz verir çünkü. Sorun şu; verilen söz tutulacak mı, tutulmayacak mı? Politikada da aynı şey vardır; politika bir olaydır, söz verir. Organizasyonda –ilk bölümde bu kavramın açılımına yer verilmişti- söz nasıl tutulacak, önemli olan burasıdır, cevap bekleyen soru da budur işte.

Son zamanlarda sıklıkla bir yer işgal ediliyor. Daha önceleri bir fabrika örneğinde olduğu gibi kapalı alanların işgal edildiğine tanıklık ettik; evet, şimdi ise bunlardan farklı olarak açık alanlar işgal ediliyor. İşgal edilen açık alanlar muhafaza ediliyor, oraya bir güneş kuruluyor. Güneş, ışığını yayıyor ve sembolik bir güç oluyor.

Geziye koyduğunuz güneşin ışınları tüm dünyaya yayıldı.”
MonoKL Yayınları Filozoflarla İstanbul’da Projesi kapsamında Alain Badiou ve Slavoj Zizek’in katılımıyla gerçekleştirilen “Küreselleşme ve Yeni Sol Konferansı (11-12 Ekim 2013)”’nı düzenleyen kurum ve kuruluşlara, Bakırköy Belediyesi’ne, emeği geçen herkese teşekkür ederiz. Yukarıda yer alan bilgilendirici notlardan çok daha fazlasının oturumlarda konuşulduğunu bildirir, bu yazının sempozyumu takip edemeyenlere fikir verme amacıyla yazıldığını bilmenizi isteriz.

Küreselleşme ve Yeni Sol Konferansı (Slavoj Zizek, Alain Badiou) /
14 Ekim 2013, 21:45