Hüseyin İnan’ın kardeşi İrfan İnan’la röportaj

41 YIL GEÇTİ, ONLAR HİÇ UNUTULMADI..
Ayrı şehirlerde doğdular, farklı kültürlerde büyüdüler ama aynı yolda birleşti hayatla¬rı, aynı sonda da. Öyle bir yoldu ki bu, onun için hayatlarını verdiler. 68 kuşağının önem¬li isimlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, bundan tam 41 yıl önce idam edildiler. Her 6 Mayıs’da, başta Ankara’daki mezarları olmak üzere, Türkiye’nin farklı yer¬lerinde onlarca anma yapıldı, yapılacak on¬lar için. Geçen yıllara, onları idam eden zih¬niyete inat. Binlerce insan, isimlerini geçirip içlerinden, bir “ah” çekecek. Ama en derini, kardeşlerinin gönlünden gelecek kuşkusuz. “İdam” kelimesini bile kullanmak öyle acı veriyor ki onlara, “şey” demekle yetiniyor Bora Gezmiş. Lafı fazla uzatmadan, Deniz’in kardeşi Bora Gezmiş’e ve Hüseyin’in kardeşi İrfan İnan’a vereceğim. Ama önce bir müjde; Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Mer¬kezi Sanat Galerisi, 41. yılında bir döneme damgasını vuran Deniz’ler ve 68 kuşağının öyküsünü, bilinmeyen yönleriyle ‘Bir Avuç-tular, Deniz Oldular’ sergisinde gün ışığına çıkarıyor. Gezmiş ve İnan ailesinin özenle sak¬ladığı ve ilk kez bu sergi için çıkardığı özel eş¬yalardan, Yusuf Aslan’ın ilk kez sergilenecek fotoğraflarına kadar; Üç Fidan’ın yaşamından pek çok anıya ev sahipliği yapacak sergiyi, 10 Haziran’a kadar gezebilirsiniz. Söz Bora Gez¬miş ve İrfan İnan’da.

-Ev kalabalığını, hane içini sizden dinleye¬rek başlasak ?
Bora Gezmiş: Biz üç kardeşiz; en büyüğü be¬nim, Deniz ikinci, bir de küçük kardeşimiz Hamdi var. Deniz’le benim aramda üç, De¬niz’le Hamdi arasındaysa beş yaş var. Ham¬di, Deniz’in bilim insanı olmasını vasiyet et¬tiği kardeşi. Evet, Deniz’in “şeyinden” sonra fakülteyi bitirdi, doktora yapmaya başladı. Ancak bir süre sonra hocası çağırmış, “Seni asistan yapamayız” demiş. Hamdi, “niye” diye sorunca da “MİT’ten baskı var” demiş. O zaman da asistan olmayınca, doktora yap¬manın fazla bir esprisi yoktu. Bıraktı. Çok ka¬rışık yıllardı ve onu uzaklaştırmak istedik bu kargaşadan, İngiltere’ye gönderdik. Hamdi, yakın zamanda çıkan son afla yeniden döndü üniversiteye, 60’ından sonra doktor olacak.
İrfan İnan: Biz 10 kardeştik, altı kaldık. Hüse¬yin abim ikinci çocuktu, ondan bir büyük ab¬lam var. Hüseyin’le aramda 14 yaş fark var. Abim idam edildiğinde Kayseri Sarız’daydım, köyde. Dokuz yaşımdaydım. İdamından 3-4 sene önce zaten evden ayağını kesti, arama filan olduğunda bizi rahatsız etmesinler diye. Ankara Mamak’ta yattığı dönemde, bir kere ziyarete gitmiştim. Ama çok fazla şey hatırla¬mıyorum o zamanlarla, abimle alakalı.

-İkisi de çok farklı şehirlerde, farklı şekiller¬de büyüyor, ama yolları aynı mücadelede kesişiyor?
İrfan İnan: Abim Kayseri’nin Sarız kazasında ilköğretimi okudu. Sarız’da ortaöğretim ol¬madığı için dedemlerin yanına gitti, Pınarba¬şı’na. Yakalandığı eve yani. Ortaokulu okur¬ken o evde kaldı, dedemin yanında. Sonra Kayseri Lisesi’ne kaydını yaptırdı babam. Yatılı okudu. Sonra ODTÜ’yü kazandı. Dü¬şünsenize, köy okulundan ODTÜ’ye. Babam, “oğlum araştırdım, ODTÜ çok zormuş, mezun olabilecek misin?” diye soruyor abime. O da “baba buradan mezun olan bir kişi var mı?” demiş. “Muhakkak vardır, kocaman üniversi¬te” demiş babam. “O zaman gerisini merak etme” diye yanıt vermiş abim. Bizim ailede, abimden sonra hiç kimse üniversite okuya¬madı.
Bora Gezmiş: Deniz ortaokulu Sivas’ta bitirdi, babam orada Milli Eğitim müdür muaviniy¬di. Deniz’in ortaokulu bitirdiği tarihte, baba¬mın İstanbul’a tayini çıktı. Biz tıp okumasını istedik, ama o illa hukuk okuyacağım, dedi. Kafasına koymuştu. Öğrenci olaylarının için¬de olduktan sonra pek görüşemedik. Gerçi İstanbul’da oturduğumuz için, arada eve ge¬lirdi. Ama her an tehlikede olduğundan, 8-10 kişi gelirlerdi. Ne varsa artık annemin yaptığı, akşam yemeğini yer, topluca ayrılırlardı. Her hadisede muhakkak Deniz aranırdı, ortadan kaybolur, arama kalkınca yine gelirdi. 68’den 71’de yakalanana kadar üç senenin en az 1.5- 2 senesi ya içerdeydi ya da kaçaktı. Radyodan üniversite işgal edildi, öğrenciler çatıştı, ha¬berlerini duyunca babamla önce üniversiteyi, sonra yurtları dolanırdık.
-Sol ne zaman giriyor hayatlarına, siz anla¬mış mıydınız?
Bora Gezmiş: 17 yaşında bizden habersiz İşçi Partisi’ne yazılmış. Lisede daha. Öyle başladı herhalde. 66, 67 ve 68 tabi en hareketli yıllar. Üniversitede öğrenci olaylarının içinde filan.
İrfan İnan: Hüseyin abimin lisede de bir meyli varmış, ama asıl tanışma üniversitede oluyor.
Bora Gezmiş: Ben üç yaş büyüğüm Deniz’den. O yaşlarda üç yaş, çok fark. Ben daha çok spo¬ra ağırlık verirdim. Deniz’in pek arası yoktu. Sadece iyi yüzerdi. O zaman İstanbul’un her yerinden denize giriliyordu, biz de Harem’de oturuyorduk. Deniz biraz dik başlı bir çocuk¬tu, sürtüşürdük. Belki de ben, abiliğin verdiği hisle otorite kurmaya çalışırdım. O 15 yaşın¬dayken, ben de 18’mişim, çok da büyük de¬ğilmişim aslında. Zaten belirli bir zamandan sonra aileden koptu.

- Son gelişini hatırlıyor musunuz?
Bora Gezmiş: Tam hatırlayamıyorum, ama Yıldız Teknik Üniversitesi’nde bir olay vardı, Battal Mehmetoğlu diye bir çocuk öldürül¬müş. Deniz de oraya gidiyor. Şükran Soner, onu iyi yazar. Müdürün odasında, bir anti¬ka av tüfeği duruyormuş, Deniz eline almış. Gazeteciler de resmini çekmiş. Sonra Deniz tüfekle yakalandı diye kıyamet koptu. Şük¬ran hanım olayın şahididir. Hatta Deniz şimdi gazeteciler bunu çekecekler, başın derde gi¬rer, yapma filan demiş. Tutukladılar Deniz’i. Bursa Cezaevi’ne yolladılar. Ziyarete gittik. Cezaevinden çıktıktan sonra ODTÜ’ye gitti. O tarihten sonra Gemerek’te yakalanıp hapis¬haneye konulana kadar görmedik Deniz’i.

- Cezaevi ziyaretleriniz ne sıklıktaydı?
İrfan İnan: Ben, bir kere gidebildim. Abim ce¬zaevindeyken, hala Kayseri’de köyde yaşıyor¬duk. Sinüzit vardı bende, babam da “oğlum Ankara’ya birlikte gidelim, hem seni dokto¬ra götürürüm, hem de ağabeyini görürsün” dedi. Başta görüşe beni almadılar. Ağlamaya başladım. Bunun üzerine, yeniden subaylara sordular. Öyle girebildim. Görüş camı biraz aşağıdaydı diye hatırlıyorum, eğilerek konu¬şuluyordu. Babamla abimin konuşmasından tek hatırladığım, babamın “Hüseyin seni de¬den yakalatmış” demesi. Şöyle bir düşündü Hüseyin, “yaktılar beni” dedi. İdamlar filan da konuşuluyordu o dönem. Babam, “oğlum kin gütme” dedi, “onlar da çok üzgünler, bi¬liyorsun deden seni ne kadar çok seviyor”. Gerçekten de yanında okuduğu için, dedem torunları arasında onu ayrı severdi.
Bora Gezmiş: Yakalanırsa hiç olmazsa yeri belli olur, diye düşünmüştür. Çünkü teker teker avlıyorlardı insanları. Biz de Deniz ya¬kalandığında hiç olmazsa yerini biliriz dedik, idam hiç aklımıza gelmedi. O dönemde 8-10 sene yatanlar değişik aflardan çıktılar, De¬nizler… Ben, 8-10 defa hapishane ziyaretine gittim. Ama babam muhakkak her görüşe git¬miştir. Hıdır amcayla beraber giderlerdi. Hıdır Amca’yı 38. sene mezar ziyaretinde gördüm, “Bora Bey, nedir bu çektiğimiz” dedi. “Ne oldu Hıdır Amca” dedim. “Senelerce cezae¬vine görüşe gittik, mahkemelerde dava gez¬dik, 38 yıldır da her 6 Mayıs’ta mezarlığa ge¬liyoruz. Herhalde bu çilemiz ölünce bitecek” dedi.

İrfan İnan: Bu son ziyaretiydi babamın. İlk dönemlerde, Yusuf’un babası Beşir amca da geliyordu.
Bora Gezmiş: Maalesef, Yusuf’un ailesiyle bağımız kesildi. İki ay önce gazetede anne¬sinin de öldüğünü gördük. Antalya’daymış, herhalde çocuklarının yanındaydı. Üç baba hakikaten çok uğraştı, meclise gittiler, İsmet İnönü’yle konuştular, imza topladılar. Arada söylemler çıkardı, “pişman olduklarını söy¬leseler cezaları azaltılabilir” gibi. Bir gün, çok iyi hatırlıyorum, “baba kulağımıza laflar geliyor, sakın bizim adımıza söz verme, seni babalıktan reddederim” dedi Deniz. Babama hiç saygıda kusur etmezdi, bana da, o yüzden bu lafına çok şaşırmıştım.
-Ne konuşurdunuz görüşlerde?
Bora Gezmiş: Dışarıda olanları, siyaset. De¬niz “bunlar bizi şey yapacak, kendinizi ha¬zırlayın” derdi. Bunu çok iyi hatırlıyorum. O zaman CHP ikiye bölünmüştü; İnönü, Ecevit çekişmesi vardı. “Ecevit bir şeyler yapabile¬cek mi” diye sorardı, ama kendileri için değil, genel insanlık adınaydı sorusu.

- 5 Mayıs gecesi ve 6 Mayıs’a dair neler var hafızanızda?
Bora Gezmiş: Hiç unutmuyorum; 5 Mayıs, Cu¬ma’ya rastlıyordu. Ziyaret günüydü. Babam¬lar, önden otobüsle gitti. Ben çalıştığım için, sonradan uçakla gittim. Yetişemedim onlara. Altan Öymen’in ajansı vardı Ankara’da, orası irtibat yerimizdi. Ajansa vardığımda, babam¬lar çıkmıştı. Altan Bey, “otur burada gelirler” dedi. Geldiler, “ne oldu” dedim. “Bugün sa¬yım var, yarın gelin” deyip görüştürmemişler. Bizimkiler de inanmış. Aslında, o gün hazırlık yapılıyormuş. Son bir kez, bize göstermediler. “Ankara’da kalalım, dön yine gel, yapmaya¬lım” dedik. Bir otele yerleştik, sabah elleriyle koymuş gibi bizi buldular otelde, öldüklerini bildirdiler. İyi ki dönmemişiz, orada olmasay¬dık cenazeleri dahi vermeyeceklerdi. Babam, hemen “diğer babaların haberi var mı?” dedi. “Var” dediler. Sokağa çıkma yasağı vardı. 3-4 polis, arabalarıyla götürdü bizi. Herhalde saat 04.00-04.30 gibiydi, hava henüz aydın¬lanmamıştı.
İrfan İnan: Babam, akrabalarımızda kalıyordu Ankara’da. Hatta abim ODTÜ’de okurken, ara sıra onlara gider, kalırdı. Babam da görüşe gittiğinde, onlarda kalırdı. O zamanlar, ben köydeydim. Ufağım. Akrabalarla aynı yerde oturuyoruz, bir haber geldi, köy çalkalandı. Ancak, bize açıkça bir şey söylemediler. Sonra araba tutuldu, Ankara’ya gidildi. İlkinde değil ama sonraki her yıl, gittim abimin mezarına. Sadece bu sene gidemeyeceğim. İzmir’de Bayraklı Belediyesi’nin, heykel açılış töreni var. Orada olacağız.

- Türkiye’nin siyasi tarihiyle yüzleştiği bir dönemden geçtiği söyleniyor, sizce Deniz, Hüseyin ve Yusuf’un idamları için de yapı¬labilecek mi bu?
Bora Gezmiş: Kimseden bir isteğimiz yok. Herkes her şeyi bildiği için, yüzleşecek bir şey de yok. Siyasi çıkarlar uğruna, özür diledik filan demeleri acımızı hafifletmez. Samimi olmayan yüzleşmeleri de kabul etmeyiz. Za¬man zaman gelip, iade-i itibarları için dilekçe verelim, diyorlar. Kesinlikle istemiyoruz. Çün¬kü, hiç bir zaman itibarlarının kaybolduğunu düşünmüyoruz. İtibarı gösterecek ölçü, hal¬kın sevgisi. O da her sene artıyor. İlk seneler¬de insanlar gelmeye korkardı, ama geceden bırakılmış çiçekler görürdük. Son senelerde, anmaya binlerce kişi geliyor. Ben daha hiç mezarlarını bakımsız görmedim.
İrfan İnan: 6 Mayıs’ta çiçek koyacak yer bula¬mıyoruz. Sadece mezarlıkta değil, Türkiye’nin her yerinde anmalar yapılıyor.
Bora Gezmiş: Birkaç sene önce mezarlıkta bir genç, koluna görevli bandı takmış, mezarı da bantla çevirmişler. “bak amca” deyip bana nereden geçeceğimi anlattı, “fazla kalmayın ama” diye tembihledi. Güldüm, “bu mezar benim” dedim. Anlamadı. “Oğlum, bu me¬zarın tapusu bende” dedim. Yine anlamadı. “Ben Deniz’in abisiyim” dedim. O mezarlar artık bizim elimizden çıktı. Mahir’in, Hüseyin Cevahir’in, Halit Çelenk’in mezarı da çok ya¬kın Deniz’lere. Mezar rehberleri varmış, gez¬diriyorlarmış insanları. Düşünün artık.

BİR MEZAR, BİRAZ EŞYA…
- Sergide Deniz ve Hüseyin’den kalan eşya¬lar da yer alacak. O dönem çok fazla ara¬ma olduğu için eşyalarını saklamakta zor¬lanmışsınızdır.
Bora Gezmiş: Bize ‘şey’den sonra, bir çuval içinde kişisel eşyalarını verdiler. İçinde, üs¬tündeki giysiler vardı, bazıları kesilerek çıkar¬tılmış mezarlıkta. Botları vardı. Hatta avukatı anlatır, apar topar ‘şey’ yaptıkları için, bot¬larını bağlayamamış bile Deniz. “Ayağımdan düşmesin” deyince asker bir düğüm atmış. Bir de cezaevinde kullandığı parkası vardı, kürklü olan değil, o Halit Bey’de. Onun, çok emeği vardır o çocuklarda. Bir de, çocukluk döneminde çektirdiğimiz fotoğraflarımız kal¬dı. Üniversite yıllarında beraber olma şansı¬mız yoktu. Beraber resmimiz de yok.
İrfan İnan: Bize de, bir bavulda kıyafetlerini vermişlerdi. Pantolonları, kazakları, son mek¬tubunda da anlattığı ayakkabısı, bozuk para¬ları, sigarası, kibriti.
Bora Gezmiş: Deniz’in, saklayabildiğimiz bir¬kaç kitabı da vardı. Somyasının altı -o zaman kütüphane yoktu- kitap doluydu. İsrail kon¬solosu Ephraim Elrom’un öldürülmesi dola¬yısıyla, ev ev aranıyordu. Yaktık. Deniz mek¬tubunda, kitaplarımı kardeşime bırakıyorum dedi ama kitap kalmamıştı. Ben okul kitapla¬rını sakladım.
İrfan İnan: Bizde sadece iki kitabı kaldı, ne yazık ki abimin. Oysa ODTÜ’deki ilk sömes¬tırında, eve üç bavul dolusu kitapla geliyor. Kendi adına kaşe yaptırmıştı, bütün kitapları kaşeliydi. Babam İstanbul’da dükkan açmıştı, bizi de taşıyacaktı. Ama daha taşınamadan, abimin yakalanma haberi geldi köye. Amcam eve geldi, abimin bütün kitaplarını yaktı, kor¬kudan “yasak yayındır, başımız belaya girer” diye. Hep bilim üzerine kitapları vardı abimin.
Bora Gezmiş: Düşünsenize, Filistin’e çarpış¬maya bile, üç bavul dolusu kitapla gidiyorlar.
HÜSEYİN ABİM ÇOK YETENEKLİYDİ.
Abim Kayseri Lisesi’ndeyken, piyesler çı¬karıyordu. Hatta babam, Kayseri’ye izleme¬ye gitmiş. Çok yetenekliydi. Bir gün diğer abim, Sarız’da piyes hazırlayacaktı. Hüseyin abim geldiğinde ona soruyor, “nasıl bir şey hazırlayayım” diye. Abim de, kendi piyesle¬rinden veriyor. Onu çalışıp sergiliyorlar. Etki¬si büyüktü bizde.
DENİZ ADI, MARKA DEĞİLDİR!
En çok sıkıntı çektiğimiz sorun, bazı şeyleri ticari bir metaya dönüştürmeye çalışmala¬rı. Geçenlerde parkada Deniz’in adını kul¬lanmak için, marka tesciline başvurmuşlar. Mani olduk, sadece parka olsa iyi; çorapta, iç çamaşırında bile kullanmaya çalışıyorlar.
Bunları engellemek çok zor.