Solun içine kaçan Sezen Aksu

Her şeyde olduğu gibi bende de değişen ve gelişen şeyler oldu. Onun dışında durduğum yerde duruyorum. Ama ‘Yetmez ama evet’ meselesini soruyorsanız… Birileri bize bu ülkede kalıcı barışı tesis edeceğine ve evrensel hukuk kuralları içinde Türkiye’yi demokratikleştireceğine dair bir söz verdi. Ben de bu vaatlere şans tanıdım…”

Ya, böyle işte… Sezen Aksu yüce gönüllüdür, şans tanıyan bir insandır… 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından Kenan Evren’e de şans tanımıştı. “Türk Silahlı Kuvvetleri, ülkemizde her şeyin çıkmaza girdiği bir dönemde yönetime el koymuştur. Bence zamanında ve yerinde bir karar alınmıştır. Halkımıza hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum” demişti.

Bunlar böyledir. Aslında ‘Sezen Aksu pişkinliği’ diye bir laf geçirmek lazım literatüre. Desteklediği askeri darbenin ardından cunta tarafından idam edilen Erdal Eren için şarkı yapıp müzik sattı Sezen Aksu. Desteklediği AKP, Ali İsmail’i tekmelerle öldürdü; Sezen Aksu, Ali İsmail için de şarkı yaptı, müzik sattı…

Sonra, tabii, Sezen Aksu ‘büyük sanatçı’! Besteler arak, misal Masum Değiliz’i Phantom ofthe Opera’dan araklayıp yapmış ama olsun, büyük sanatçı… Bir de öyle soldan soldan konuşuyor ya, bayılıyorlar ona… Çoğu ‘solcu’ olan bir nüfusun baş tacı hep Sezen Aksu…

Biz ise bunları yazdıkça ‘huysuz’ oluyoruz haliyle…

Ne yapmalıyız? Mesela Ümit Kıvanç bize ana avrat sövse, ses çıkarmamalıyız. Hazirancılara ‘Nazi’ yakıştırması yapıp, daha sonra “Ben öyle demek istemedim. Niye beni linç ediyorsunuz?” mazlum ve mahzunluğuna ricat ettiğinde onu hemen bağrımıza basmalı ve yüksek fikirlerinden istifade etmeye devam etmeliyiz!

Ümit Kıvanç’ın hassas teni… Ümit Kıvanç, benim için büyük hayal kırıklığıdır. Bari ağlaşmasaydı. Ağlaşıyor. Şöyle diyor: “Zaten bir kişi için ‘Bu, yetmez ama evet oyu vermişti’ demeniz, o insanın adi, aşağılık, yüzsüz, pislik, omurgasız, satılık vesaire olmasına yetiyor. Hayatının geri kalanında ne yaptığının önemi kalmıyor.” Ne kadar masum, mazlum ve de mahzun… Değil mi?.. Onlar tüm küstahlıklarıyla bize bütün nefretlerini kusacaklar, devrimcileri ahmak yerine koyacak ve her türlü hakareti edecekler, cevabını aldıklarında hassas tenleri tahriş olacak ve “Beni linç ediyorlar!” diye yaygarayı koparacaklar… Ne güzel İstanbul!.. Bize serzenişte bulunuyorlar, ‘Yetmez Ama Evet’ dediysek canımızı mı alacaksınız? Bitmeyecek mi bu öfkeniz? Hata yapmış olamaz mıyız?’ Falan… Doğrudur, herkes hata yapabilir, kimse yanlışlardan azade değildir. Bir hata yapanı ömür boyu damgalamak da insafsızlıktır. Her hatanın telafisi olmalıdır.

Peki nasıl? Biz devrimciyiz. Bir hata yaptığımızda muhasebesini çıkarır, özeleştiri yaparız. Muhataplarımızdan da aynısını bekleriz. Peki, karşımızda ne buluyoruz? Yavşakça bir tavır!

Bunlar hep haklı. O zaman ‘askeri vesayete karşı çıkmışlar da, sonra şapkadan tavşan çıkmış. Hayko Bağdat, bizimle kafa yapar gibi, Allah’ım Kör Et Beni başlıklı bir yazı yazıyor ve şunları söylüyor: “Yetmez ama evet dedik. Hatta şahsen ben sloganın mucidi olmakla övündüm zaman zaman. Aynı tartışmaları tekrar açacak değilim elbet. Askerî vesayetin, darbeci katillerin karşısında seçilmiş iktidarın yanında olmak kaçınılmaz bir sorumluluktu. Öyle bir iktidar ki ne dünya görüşü, ne dinî hassasiyetleri, ne ekonomi politikaları, ne muhafazakâr yaptırımları bana yakındır. Öyle bir iktidar ki cumhuriyet tarihinde ‘kadiri ve ‘kadın vücudu’ hakkında en çok laf eden garip erkekler topluluğudur. Ve benim için daha kötüsü, bugün uyguladığı kaba saba, baskıcı politikalar için referandumda aldığı desteğin öneminden bahsedip duruyor. Gerçekten öyle mi? Bugün hepimizin başına ahlak komiseri kesilmelerinin sebebi o oylar mıydı? Asker biraz olsun gerileyince, meydanı öğrenci evlerini basacak polislerle doldurma planlarınızın müsebbibi biraz da bizler miyiz? Medyanın, iş dünyasının, sivil toplum örgütlerinin hizaya çekildiği bu ceberut iklime katkı sunduğumuzu mu söylüyorsunuz?”

Bunları yazdıktan sonra, Arabesk filmindeki şarkının sözlerini ekliyordu altına: “Allah’ım kör et beni!”

Sol sosyetenin Masonik ağı Ortada özeleştiri falan yok. “O zaman öyle icap ediyordu” yavşaklığı var. Filmlerden falan alıntı yapan bir artistlik seviyesi var. ‘İş dünyası’ hizaya çekiliyormuş falan… Cabası… Bunlar aslında ‘iş dünyası’ diye yumuşattıkları burjuvaziye pek bir düşkünler… Neyse…

E, peki ne oldu onca küstahlığa? ‘Ergenekon operasyonlarının bir tezgah olduğunu, Hrant Dink’in katillerinin bu cinayeti operasyon için başlama vuruşu niyetine kullananlar olduğunu, devletin millici kanadının tasfiye edildiğini ve ardından dizginsiz bir gericiliğin başlayacağını söylediğimiz için bizi ‘ulusalcı’, ‘şoven’, ‘Ergenekoncu’, ‘darbeci’ ilan etmiştiniz! Ne oldu onca ettiğiniz laflara? Ortada bir özür, bir özeleştiri var mı? Ne gezer! Punduna getirdiler mi hâlâ ‘ulusalcı’ ediveriyorlar bizi!

Bunlar bir ‘sol’ sosyete kurmuşlar. Masonik bir ağları var. Yavşaklıkları onları her anahtar deliğine giren birer maymuncuk haline getiriyor. Medyada kıvrak kıvrak dolanıyorlar. Bu Hayko’nun yoldaşı Roni Margulies mesela, büyük medyada namusunu satmadan kalan birkaç isimden birine, Ahmet Şık’a saldırıyordu tutuklandığında. Hem de Fethullahçıların operasyon gazetesi Taraf’tan. Karanlık adamlarla, casuslarla, CIA beslemeleriyle kol kola…

Ahmet, Birgün’e geçtiğinde, “Ahmet Şık’ın Birgün’de yazmasından daha doğal bir şey olamaz. Birlikte Cemaat ve dindar insan avına çıkarlar,” diye saldırılarına devam etti. Tayyip Erdoğan’ın kucağından yazıyordu. Başbakanlık tarafından verilen davetlere icabet ederek, muktedirle tokalaşabilmenin derin hazzını yaşıyordu. O surattaki ifadeye bakın!

Dedim ya, maymuncuk gibi her delikten girebiliyorlar. Hayko’yu polis hoparlöründen anons yaparken görebiliyorsunuz Haziran Ayaklanması günlerinde, isyancıları ‘sakin olmaya’ çağırıyor polis megafonuyla! Bir gün bir bakıyorsunuz, Hayko ile Roni yoldaşlar Kürt hareketinin IMC kanalında program yapmaya başlamış. Uğur Böcekleri… Al takke ver külah…

Birgün’deki arkadaşlar da fazla yüce gönüllü, bunu belirtmeden geçemeyeceğim. Ne mühim bir şahsiyetse artık, geçenlerde Birgün Pazarda Hayko’yla röportaj vardı. Anlatıyordu yine bir şeyler…

‘Pis iş’… Neyse işte… Anlayacağınız, ‘Yetmez Ama Evet’le kavgamız bitmeyecek. Çünkü bu yapılıp geçmiş bir ‘hata değil, bir siyasi çizgi. Zamanında Baskın Oran denen şarlatanın “Emperyalizm falan yok” diye giriştiği karşıdevrimci ideolojik saldırı da bu çizginin bir parçası, şu hayatta iktidara tek taş dahi atmamış Ufuk Uras’ın ‘başçavuşun solcuları’ diye devrimcilere sövmesi de…1604955_969436906419305_7452721852589008359_n

Bunlar geniş bir topluluk. Dediğim gibi, Masonik bir yapıları var. Topladıkları ‘aydın imzaları’ listesine bakın, hepsinin adı yazıyor orada. Saldırdıkları vakit topluca hücuma kalkıyorlar, birden etrafınızı bir yaygarayla kaplıyorlar. Alttan alta işleyen bir itibarsızlaştırma ve dedikodu ağları var. Hümanizma sosuyla kaplanmış alçak bir karşıdevrimci yığın. ‘Darbelere Karşı 70 Milyon Adım’ diyerek Nazlı Ilıcak ve Abdurrahman Dilipak’la kol kola girip iktidara yancılık yapabilecek, sonra Haziran Ayaklanması’na sahip çıkabilecek kadar omurgasız bir yığın… Utanmadan devrimcilere siyaset dersi vermeye kalkışıyorlar!

Bunların hepsi Kürt hareketine kapılanıyor. Öyle bir konuşuyorlar ki, zannedersiniz Cudi’den, Gabar’dan yeni indiler!

Hayatlarında devletin karşısına dikilmemişler. Bütün hevesleri, iktidarla Kürt hareketi arasında çöpçatanlık yapmak. Ortak noktayı artık pert olmuş bir ‘Kemalizm’e saldırı üzerinden örüyorlar. Daha geriye gidiyorlar, İttihatçı devrimciliğe sövüyorlar. Çok kurnazlar. İktidar olduğunda yozlaşan İttihatçılığı, Abdülhamid’i deviren İttihatçı devrimcilikle birmiş gibi gösterip topa tutuyorlar. Türkiye’deki burjuva devriminin bütün kazanımlarını bombalamaya çalışıyorlar. Abdülhamid’i devirmiş, Vahdettin’i ıskartaya çıkarmış devrimci bir süreci itibarsızlaştırıyor; Osmanlı’nın, Prens Sabahattin’in, mollaların ağzıyla konuşuyorlar. Dinci gericiliği vıcık vıcık hümanizmalarıyla besliyorlar.

Kürt hareketine kapılanmayan, onun taktik manevralarının peşinde dolanmayan ve AKP gericiliğine karşı mücadele eden sosyalistlerden ise nefret ediyorlar; derhal ‘ulusalcı’, ‘Kemalist’ yaftasını yapıştırıveriyorlar…

Egemenlere yaltaklanan, devrimcilere söven masonik bir ‘sol sosyete’ var. ‘Sosyalist’ Roni Marigules, “Yetmez ama evet” dediği Erdoğan’ın elini sıkarken nasıl da yılışıyor. Adamın ise umurunda bile değil. Ya Murat Belge! AKP’ye “Hayır” diyen solculara “iki cihanda lekeli” diyen Aksu, bu çevreye nasıl sızdı bilen var mı?

Murat Belge’nin alçaklığı… Hepsi maymuncuk gibi her deliğe girebiliyor. Yüzünü sola dönen gencecik insanlar, bunların ikiyüzlü suratlarıyla karşılaşıyor. Bir sürü genç, bunların hümanizma sosuna batırılmış karşıdevrimci lügatini solculuk zannediyorlar. Radikal İki bunların karargahıydı. Tarafa üşüştüler. Cemaat gazetelerinde tam sayfa röportajları çıktı. Şimdi Cumhuriyet’i yeni operasyon merkezi yaptılar. Televizyon programlarına bunlar davet ediliyor. Zira ne söyleyeceklerini gayet iyi biliyorlar. Emperyalizmle, sermayeyle tek bir meseleleri bile yok. Burjuva siyasi konjonktürü ‘soldan ne söz söylemesini bekliyorsa, o sözü söylüyorlar. Bir çeşit ‘Sezen Aksu solculuğu’ yapıyorlar…

Şu Murat Belge’nin alçaklığını unutmadık, hiç unutmayacağız. Hopalı devrimci öğretmen Metin Lokumcu’nun ardından o yiğit adama ‘Ergenekoncu’ yaftası yapıştırmaya kalkması, bunların alçaklığının şahikası oldu.

Bunlar CIA-Pensilvanya ortak yapımı operasyona solun etki alanındaki kitlelerden destek sağlamak için kullanıldılar, şimdi AKP’yi ehlileştirme ve düzeni restore etme çabasında üzerlerine düşen görevi yapıyorlar.

‘Yalancı Gelin’e ‘sol’ destek… Hepsi HDP’ye doluşmuş vaziyette. Sosyalizmle zerre ilgisi olmayan saçma sapan tezleri bize ‘sol’ diye yutturmaya çalışıyorlar. Feminist liberalizmden Negrici, Murray Bookchinci safsatalara kadar her türlü zırvayı ortalığa saçıp duruyorlar. Bunlar Kabataş’ın Yalancı Gelini’ni bile “Kadının beyanı esastır” diye desteklediler!

Bunlar Bolşeviklerin devrimci geleneğini görünmez kılmak için her taklayı atıyorlar. Sosyalistlere saldırırken, HDP’nin yaptığı her acayip manevrayı makulleştiriyorlar. Hatta o manevraları bizzat örgütlüyorlar. Şu Saruhan Oluç’a bakın mesela! Kutlu Doğum yemeğine katılıyor! Utanmasa üç Kulhüvallahü bir Elham da okuyacak! Atmadıkları takla yok! Bunlar iyi niyetli genç devrimcilerin beynini iğdiş edip salak liberaller haline getiriyorlar…

Bu karşıdevrimci siyasi çizgi kesin bir yenilgiye uğratılmadıkça bizim bunlarla kavgamız bitmeyecek. Türkiye devrimciliğine bulaşan liberal paraziti mutlaka yenilgiye uğratacağız. Solculuğun içine kaçmış Sezen Aksu’yu çıkarıp atacağız… HDP, sol, oportünist fırtına…

Yıllar önce Baskın Oran ve Ufuk Uras bağımsız milletvekili adayı olarak ortaya çıktıklarında, solda acayip bir rüzgar esmişti. Mücadele etmek için bir türlü ikna edip evinden çıkaramadığımız dostlarımız birden bire ‘kampanyacı’ kesilmişti. Çılgınlar gibi Baskın Oran’ın ve Ufuk Uras’ın peşinden koşuyor, bizimle dalga geçiyorlardı.

Çünkü Baskın Oran’ın karşısında yine bağımsız aday olarak ortaya çıkan bir işçiyi, hayatını sınıf mücadelesine adamış Ercan Atmaca ağabeyimizi destekliyorduk. Birkaç yüz oydan fazlasını alamayacağı kesindi.Ama biz emekçi mahallelerinde bildiri dağıtıyor, afiş asıyorduk. Gülüyorlardı bize…

Ufuk’a Meclis gerekmiş! Evet,”Meclise Ufuk Gerek” sloganıyla yürüyen kampanya neticesinde Ufuk Uras omuzlarda Meclis’e taşındı. Çok vakit geçmeden vaziyet netleşti. Meclis’e gereken Ufuk değilmiş de, Ufuk’un hallerini anlayabilmemiz için Ufuk’a Meclis gerekmiş! Baskın Oran ve Ufuk Uras’ın birer şarlatan oldukları zaman içinde tescillendi. Onların isimleri etrafında yaşanan ‘oportünist fırtına’ dindi.

7 Haziran genel seçimi solda yine bir ‘oportünist fırtına’ya yol açtı. İlkelerin, taleplerin, programın değil, barajın, matematiğin konuşulduğu tuhaf bir seçim atmosferine girdik. Solcuların hepsi matematikçi oldu. HDP’yi desteklemek için kurulan oluşumların adına bakın: +1 ve 10′dan sonra LApolitik zırvalar!..

Neticede, evden zor çıkardığımız arkadaşlar yine kampanyacılığa girişti, barajları yıkıp da geldiler, halay başlarında ’tilili’ çekerken izledik hepsini. Seçim gecesi çılgınca bir sevince kapıldılar. Ve seçim bitti, gitti…

0 sevinç halleri, seçim öncesinin yürek pıtpıtları falan geçince, acı gerçekle yüz yüze kaldık. Gerici iktidar dimdik karşımızda duruyordu ve devrilmesi için adım atan yoktu… Muzaffer Hoca, bundan önceki sayfalarda seçimlere dair vaziyeti yeterince açık anlattığı için seçimin niteliği mevzuuna daha fazla dalmak istemiyorum. Burada HDP’nin yol açtığı ‘oportünist fırtına’ meselesini derinleştirelim…

‘Oportünizm’ fırsatçılık manasına gelse de, bizim literatürümüzde özel olarak sınıf işbirliğînî ifade ediyor. HDP solda tam olarak bir oportünist fırtınaya yol açtı. Sınıfların konuşulmadığı tuhaf bir ‘solculuk’ hali yarattı.

‘Ulusal’ olunca herşey serbest mi? Toplumun ezilen kesimleri mevzubahis olunca, sınıfların buharlaşıp uçması da kolay oluyor tabii. Feminist liberalizm kendine buradan kan buluyor. Bütün kadınları kadın kimliği üzerinden eşitliyor, “Ama zengin kadınların da kadın olmaktan kaynaklı sorunları var” ile başlayan bir oportünizm geliştiriyor. İşçi kadınla patron kadını ‘kadınsal meseleler’ üzerinden yoldaşlaştırıyor. Eşcinsellik, Alevilik ya da Kürtlük de benzer bir duruma yol açıyor. Cemde diz dize oturan Alevi patron ile işçi sokağa çıktıklarında bambaşka birer hayat yaşamakta ama ne gam!..

İşin bir diğer kısmı, patronların ezilen olmayı avantaja dönüştürebilmesidir. Kimliklerinden dolayı aldıkları ihaleler, ezilen olmanın acısını hızla unutturabilir! Kimlik siyaseti bunun önünde geniş bir alan açıyor…

Keza HDP’nin kabul edilemez her siyasi manevrası, “Ulusal harekettir, doğaldır” kabullenişiyle geçiştiriliyor. E, Kemalizm de ‘ulusal hareket’ti! Niye en ateşli Kemalizm karşıtları iş HDP’ye gelince bu kadar müsamahakar oluyor? Hakikaten anlaşılır gibi değil…

Aslında HDP kendini gerçekte olduğu şey olarak ifade etse pek bir sorun olmazdı. Ne var ki, HDP, ezilen kimlikler üzerinden geliştirdiği siyasetin sol siyaset olduğunu öne sürüyor. Selahattin Demirtaş Türkiye’deki ana sol damarın HDP üzerinden gelişeceğini söylerken tam olarak bu iddiayı ortaya koyuyordu mesela. Hatta Haziran Hareketi’ne öğüt veriyor, “Laiklik üzerinden siyaset yapmayın, İslamcılaşmaya takmayın. Anti-kapitalist mücadele edin” diyordu. Bu da aslında seçim sürecinde kendi ihtiyaçlarına denk düşüyor, sosyalistlerin etki alanıyla İslamcıların etki alanını birbirine değdirmeden, her iki kesimden de oy devşirmeyi hedefliyordu.

Yüksek siyasette sınıf yok Bu durumda,”İyi de birader, bize anti-kapitalist siyaset yapmayı vazediyorsun, Dengir Ağa’yı milletvekili yapıyorsun, yetmiyor Meclis başkanlığına öneriyorsun!” falan demek faydasız. Oportünist fırtına, HDP içinde her şeyi birbirine geçiriyor, jöle kıvamında bir siyasi topluluk oluşturuyor ve laf ettiğin anda ‘şoven’, ‘ulusalcı’, ‘Kürt düşmanı’ sıfatlarından birini ya da hepsini işitmeye başlıyorsun.

HDP’de oluşan jölemsi topluluk içinde öne çıkan isimlerden biri Ertuğrul Kürkçü. Kendini sosyalist olarak tanımlıyor. Talihsiz bir biçimde, Soma’da faaliyet yürüten Hazirancı arkadaşlarımızın inisiyatifiyle düzenlenen mitingde bir konuşma yaptırıldı kendisine. Kürkçü, Somalı madencilerin acılı aileleriyle aynı kürsüyü paylaştı. Ertesi gün kalktı, Ege Sanayici ve İşadamları Derneği’ne gidip patronlara brifing verdi. Soma Madencilik’in patronu şans eseri orada değildi!

İşte oportünist fırtına tam olarak böyle bir şeydir. Keza Figen Yüksekdağ TÜSİAD’la kol kola fotoğraf çektirir. Ve bunların hepsi ‘siyaset’tir. Evet, gerçekten siyasettir ama burjuva siyasetidir. Devrimci siyasetin ufku ise, gencecik insanlar devrim uğruna ölürken burjuvaziyle hoş-beş etmeyi sindirecek kadar geniş değildir…

TÜSİAD heyeti, HDP’yi de ziyaret ederek Figen Yüksekdağ ve parti yöneticileriyle görüştü. E.Kürkçü ve bir HDP heyeti de Ege Sanayici ve İşadamları Derneği’ni ziyaret etti.

Ulusal hareket solu siliyor Bütün bunlar devrimci boşluktan oluyor. Ne yazık ki Türkiye sosyalist hareketi kitle etkisine sahip güçlü bir odak olmaktan çok uzak. Dahası sınıfsal tabanı itibarıyla küçük-burjuva bir ağırlığa sahip. İşçi sınıfına nüfuz edememiş vaziyette. Sınıf çıpasının bulunmadığı sol atmosferde, güce düşkün küçük-burjuvazi açısından HDP cazip bir alan yaratıyor. Oportünist fırtına sosyalist potansiyeli yutuyor, şekilsizleştiriyor… Faşistken şeriatçı olan, oradan insan hakları savunuculuğuna sıçrayan Hûda Kaya’yla, fırıldaktan öte bir rulet tekerleğini andıran Altan Tan’la, kadim burjuva siyasetçisi Celal Doğanla, yolsuzluktan damgalanmış ve RED’in bir kapağında dansöz olarak resmedilmiş Dengir Ağa’yla yoldaşlaşan ve bunu sindirmeyi başaran sabık ‘komünist’ler, aynı batağa balıklama atlamayanlara, en başta da bu ülkenin vicdanı olmaya başlayan HAZİRAN’a saldırıyor.

Yani anlayacağınız, HDP ile meselemiz, bize saldıranların iddia ettiği gibi ‘Kürt düşmanlığı’, ‘ulusalcılık’ ya da ‘Kemalistlik’ten falan değil, HDP’nin yarattığı oportünist fırtınadan kaynaklanıyor.

Peki bu meselede nasıl bir tutum içinde olacağız?

Bize kim nasıl saldırırsa saldırsın, Kürt halkının yaşadığı tüm acılara karşı onlarla dayanışma içinde olacağız; devletin saldırılarına karşı, demokratik hak ve özgürlükler için onlarla omuz omuza mücadele edeceğiz; Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını koşulsuz olarak savunacağız. Ama HDP yönetiminin sınıf işbirlikçisi siyasetlerinin peşine takılmayacağız, oportünist fırtınaya kapılmayacağız, işçi sınıfının bağımsız siyasi hattını ve liderliğini inşa edeceğiz. Tavrımız bu kadar nettir…

Mustafa İlker Gürkan’ın “Türkiye’nin ‘kritik’ dönemecinde bir yol önerisi: Kürt sorunu ve iç savaş konusuna bir de ‘meşruiyet zemini’nden bakmayı denemeli… başlıklı yazısı ve Yüksel Işık’ın “6 milyonu anlama klavuzu” yazıları da bugün gazeteniz YURT’un Forum sayfalarında…

HAKAN GÜLSEVEN-YURT