KIZILDERE Yolunda Cihan Alptekin

10387406_1007308229298839_5472682179326213125_nTHKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) kurucu önderlerinden.
Temmuz 1969′da Filisten’e giderek El-Fetih kamplarında diğer arkadaşlarıyla birlikte askeri eğitim aldı. Türkiye’ye dönüşünden bir süre sonra yakalandı ve hapse atıldı. Kasım 1972′de tutuklu bulunduğu Maltepe Askeri cezaevinden THKP-C liderleri Mahir Çayan ve Ulaş Bardakçı ile birlikte tünel kazarak firar etti.

Ocak 1972′de diğer THKO önderleri Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan’ı idamdan kurtarabilmek amacıyla THKP-C lideri Mahir Çayan’la Ankara’da bir araya geldi ve ortak eylem kararı alındı. Yapılan plan gereği THKO ve THKP-C Fatsa’da ortak karargah kurdu ve Ünye’deki Nato üssünde görevli İngiliz Teknisyenler kaçırılarak Kızıldere’ye götürüldü.

Rehinelere karşılık idamların durdurulması talepleri kabul edilmedi. Kızıldere’de saklandıkları yerin tespit edilmesinin ardından CIA koordinasyonuyla gerçekleşen bir operasyonda, kıstırıldıkları evde bombalanarak öldürüldüler. Kaçırılan NATO elemanları açılan ateş sonucu Mahir Çayanlar ile birlikte ölmüşlerdir. NATO görevlilerinin cesetlerinden çıkan kurşunların bombardımanı yapanlara ait olduğu belirlenmiştir.

Ne Can, Ne Şen İnsandı, Senin O Laz Dostun, Be, Deniz!
Güle oynaya, ‘Balyoz Harekâtı’ sona eriyor. Bizimle birkaç dakika oturup neşemize ortak olan astsubay, kimliklerimize bi¬le bakmadan ‘şehir eşkıyalan’nı aramak için görevinin başına dönüyor. Rahat bir nefes alıp Cihan’la ikide bir düzeltmek zo¬runda kaldığımız tabancaları eve zulalayarak şölene devam ediyoruz.

Atilla Keskin
Cihan’ı çok severdin, değil mi Deniz? Kızıldere’de sıkıştırı¬lıp öldürüldükleri gün, her günkünden farklı bir Deniz oldun ilk defa. Kendi idamına adım adım gittiğin günlerde bile neşen¬den bir şey kaybetmezken, Cihan’ın öldürüldüğünü duyduğun¬da altüst olmuştun. Hep Cihan’ı konuşmak istiyordun o gün.
Senin kadar yakından tanımadım Lazoğlu’nu.
Çok kısa ta¬nışıklığımız güç şartlarda oldu. Güç ve dostluğu pekiştiren şartlarda. Florya sırtlarındaki Komiser’in evinde saklandığımız günlerde, Sansaryan Han’ın telefonlu hücrelerinde pekişti dostluğumuz.

Son gördüğümde yürüyemiyordu. Onlar telefonlu hücreler¬de, bense tabutlukta kalıyordum. Onun şen şakrak kahkahala¬rını duyduğumda, sıfır olan moralim birazcık yerine gelmişti. Ben getirildikten biraz sonra, onu tuvalete götürdüler. Ayakları sarılı olduğu için yere basamıyor ve iki arkadaşının yardımı ile yürüyebiliyordu. Önümden geçerken, yüzünde o her zamanki tatlı gülümseyişi vardı. “Sıkma canını, bugünler de geçer,” di¬ye seslenip bana moral vermeye çalışıyordu.

Az ama öz, doyumsuz bir dostluğumuz oldu Cihan’la. Sen onu hep överdin. Cihan’ı yakından tanıdıktan sonra, ne denli haklı olduğunu, daha iyi anladım Deniz.
Sanki kaçak değil, tatilde gibi

O şirin, şipşirin evde kaldığımız günlerde, sanki radyoda ismi ilk sırada okunan kaçaklar değil de, tatil yapan gençler¬dik. Çok büyük sorunlarımız olmasına rağmen, o da senin gibi mavra yapmadan duramıyordu hiç.

Emekli, babacan bir komiserin tek katlı evini kiralamışız. Evin bir yanında onlar kalıyor, öte yanında biz. Birbirimizin seslerini duyuyoruz. Duvarlar o kadar ince. Evin önünde, emekli komiserin yaşlı eşinin özenle baktığı küçük bir bahçe var. Meyve ağaçları, çiçekler ve de envai çeşit gül. Hava güzel olunca sık sık dışarıda oturuyoruz. Karşılıklı yemek ikramları, birlikte içilen çaylar, kahveler. Neredeyse, aynı aileyiz ev sa¬hiplerimizle.

Cihan, hastalığının nekahat devresini geçiren Kayserili zengin bir tüccarın oğlu pozlarında. Kalp ameliyatı ol¬duğu için doktorlar kendisine rahat bir ortamda dinlenme tavsi¬ye etmişler! Bakıcı rollerinde iki kız arkadaş var. Ben, birkaç günlüğüne yanlarına gelmiş bir akrabayım. Bir de sık sık yanı¬mıza uğrayan Cihan’ın avukatı rollerinde Yıldırım.

Evin önündeki sundurmada kahvaltımızı yapmış, Cihan’la sohbet ediyoruz. Çocukluk günlerini, Karadeniz’i, mısır tarlala¬rını, fındık bahçelerini anlatıyor. . “Koskoca çamların tepelerine sincap gibi tırmanırdık. Bu becerimi hâlâ kaybetmemişimdir,” diyor.
Oturduğumuz sundurmanın yanında upuzun bir çam ağacı var. Bir an şeytan dürtüyor. “Atma Recep!” diyorum, “halep oradaysa arşın burada, kaç dakikada tırmanabilirsin şu çamın tepesine?”
“Saat tut. Bir dakikada tepesine çıkıp inemezsem, tüm evin işlerini ben yapacağım. Ama çıkıp inersem, bugün hiçbir iş yapmıyorum, tamam mı?” Ben, onun hasta (!) olduğunu hatırlayıp vazgeç, dememe kalmadan, kedi gibi ağaca tırmanıp inmiş ve ben iddiayı kay¬betmiştim. Neyse ki ‘kalp hastası’nı bu halde ne ev sahipleri¬miz ne de komşularımızdan gören olmadı.

‘Balyoz Harekâtı’nda da yine, çocuklar gibi şendik.
Erim, her fırsatta ‘balyoz’ gibi tepemize inmekten bahsedi¬yordu. Yapılan genel arama-taramalara da herhalde bu ne¬denle, ‘Balyoz Harekatı’ deniliyordu.
İkinci ‘Balyoz Harekâtı’nda hep birlikte Komiser’in evinde idik. Korkmakla birlikte neşemizden çok şey yitirmemiştik. Yeni bir eğlence konusu bulup çıkarttık kendimize.

‘Balyoz Harekâtı’ birkaç gün önce bildiriliyor. Üç dört gün vaktimiz var. Dağılmamız, yeni evler bulmamız, hemen hemen olanaksız. İyi bir senaryo hazırlayıp evde kalmaya karar veri¬yoruz. Ve hemen ‘kamuflaj’ harekâtına başlıyoruz. Paraya kı¬yıp etinden, sebze-meyvesine, rakısına, şarabına varıncaya kadar iyi bir alışveriş yapıyoruz. Evde kalan kız arkadaşlardan Gülsen yemek yapmakta usta. Bir gün evvelden hazırlıklar başlıyor.

Balyoz’un indirileceği gün, nefis bir bahar pazarı. Ha¬va, tam şölen havası.Pazar, erkenden bahçede nefis bir sofra kuruyoruz. Bir sü¬rü soğuk meze, salatalar, rakı, şarap. Izgarada pirzolalar cızır¬damaya başlıyor. Elbet Komiser amcamızla eşi de davetlimiz. İki şirin ihtiyar, bu ‘sürpriz’ davet nedeniyle çok sevinçliler.

Komiser, iki tek attıktan sonra, udunu alıp geliyor. Kısık se¬siyle eski İstanbul şarkılarından oluşan bir konser veriyor bize. Zaman zaman şölen havasına tam uysun diye, biz de koro ha¬linde şarkılara katılıyoruz. Cihan’la benim belimde koca birer tabanca var. Ne olur ne olmaz! Hiçbir kurtuluş yolu bulamaz¬sak çatışarak kaçmayı deneyeceğiz. Karar böyle.

Öğle vakti. ‘Şölen’in en neşeli yerinde ‘balyoz’cular sökün ediyor. Bir astsubay, birkaç er bahçeye geliyorlar. İzzet ikram o biçim!
“Bir iki lokma yemeğimizi yemeden, bir iki kadeh atmadan hayatta bırakmayız. Hepiniz sabahtan beri yorulmuşsunuzdur!”
Astsubay, Komiserimizi tanıyor.
“Komiserim, çok sağ olun ama biliyorsunuz işimiz var, anarşistleri yakalayacağız!” Cihan lafa karışıyor: “Boş verin, şimdi anarşistleri, sonra yakalarsınız. Yakalayamazsanız, anarşist, diye bizi götürürsünüz.”

Astsubay ısrarlarımıza dayanamıyor.
“Neyse, hatırınızı kırmayalım; yakalayamazsak akşama gelir sizi götürürüm, ona göre! Ama üstlerime ne diyeceğim; siz akşama kadar zil zurna olursunuz; oysa ‘şehir eşkıyaları’ kafa çekmez.”
“Canım, siz de bunlar sarhoş şehir eşkıyası, dersiniz!”
Kahkahanın bini bir para. Astsubayı masaya oturtuyoruz. Askerler ısrarlarımıza rağmen oturmuyor. Ama Gülsen onlara da birer tabak hazırlayıp veriyor. Komiser udunu kucaklıyor:
“Boğaziçi, şen gönülleeeer yatağı…”

Güle oynaya, ‘Balyoz Harekâtı’ sona eriyor. Bizimle birkaç dakika oturup neşemize ortak olan astsubay, kimliklerimize bi¬le bakmadan ‘şehir eşkıyalan’nı aramak için görevinin başına dönüyor. Rahat bir nefes alıp Cihan’la ikide bir düzeltmek zo¬runda kaldığımız tabancaları eve zulalayarak şölene devam ediyoruz.

İki günde motosiklet sürücülüğü
Florya’daki evi terk etmeye karar verdiğimizde, senin Laz-oğlu tutturdu: “Git, bir bisiklet bul, getir!”
“Yahu, ne yapacaksın, bisikleti? Zaten iki gün sonra ayrıla¬cağız.”
“Olsun, sen bir bisiklet bul; ben binmesini öğreneceğim!” “Sonra?”
“Sonrası var mı, Ato? Belki bir aksilik olur, Tufan rahatsız falan olur, motoru kullanmak zorunda kalırım.”
Olacak iş değil, vazgeçirmeye çalışıyorum.

“Cihan iki günde önce bisikleti, ardından da motor kullan¬mayı öğrenemezsin; gel, vazgeç, bu sevdadan!”
Ama seninki, Nuh diyor, peygamber, demiyor. Bir bisiklet kiralayıp geliyorum. Evin arkasında çimenlik bir arazi var. Bi¬zim kalp hastası bu kez düşe kalka bisiklet öğrenmeye çalışı¬yor. Elbet, sık sık düşüyor, ağaçlara çarpıyor. Her bir yanı yara bere içinde kalıyor. Ama inadı inat; sonunda birazcık öğreni¬yor. Motor geldiğinde de bu kez tutturdu:

“Ben bunu da kullanmayı öğreneceğim.”
Neyse ki motordan düşmesinin bisikletten düşmekten çok daha ciddi sonuçları olduğunu görüp, bu işten vazgeçti. Tufan’ın arkasında yola çıkarlarken: “Çok zorda kalırsam kullanacağım motoru, görürsünüz,” diyordu gülerek.