Türkiye’de Siyasal Şiddetin Boyutları..

“İktidarlar kendi meşruiyetlerini ürettikleri tehditler üzerinden kurar”
“Yüce” Devlet-i Âliyye’den gelen şiddetin ve küfrün her türünü idrak ettiğimiz şu günlerde, aynı soruyu sorup duruyoruz: “Bunu hak edecek ne yaptık?” Elbette hiçbir şey, çünkü bizatihi devletin kendisi haydut, kendisi çete, kendisi şiddet! Güney Çeğin ve İbrahim Şirin’in derlediği Türkiye’de Siyasal Şiddetin Boyutları’nda şiddet ve devlet her yönüyle ele alınıyor. Hocaların hocası Hamit Bozarslan’ın sunuşuyla tanıtılan kitapta, memleket tarihindeki her türlü şiddete yer verilmiş: Militaristinden tutun da Ermenilere, Rumlara, Kürtlere, kadınlara, her türlü “eşkıya”ya, devrimcisine, İslamisine, 12 Eylül’e, akademisine… Güney Çeğin ve İbrahim Şirin’inle devlet şiddetini konuştuk.

Bu hafta Radikal İki’de yargıç Orhan Gazi Ertekin, “haydut devlet” kavramını kullanmıştı. Devlet, en baştan beri haydut ya da çete olduğu için mi şiddete başvurur?10303731_887531364609860_3083483263667496697_n
Güney Çeğin: Tarihselliği içinde her devlet kurucu şiddet üzerine temellenir. Ve bu şiddetin neden olduğu dalgalar, insanların yaşadıkları alanlara halkalar halinde yayılır. Kimi güçler bu yapılanmanın dışında kalır, kimisi de iktidar alanı içinde konuşlanıp egemen konumlara ulaşır. Örneğin, cumhuriyetin kuruluşunda sosyalist, İslamcı veya Kürt unsurların idari dışlanmadan ideolojik izolasyona kadar pek çok şiddet biçimine maruz kaldığını bugün bilmeyen yok! Dolayısıyla devletin kurucu kadroları ancak despotik bir iktidar aracılığıyla hâkimiyetlerini kurabilirler. Bu yüzden devleti, Charles Tilly’nin ifadesiyle, “parçalanmış tiranlık” olarak tanımlamak, zamanımızı anlamak açısından daha faydalı olabilir.

Çok uzun yıllardır “devlet şiddeti”ni bizzat biliyoruz bilmesine de, aslında böyle bir kavramın hiç olmaması gerekmez mi? Meşru şiddet diye bir şeyin olması tuhaf değil mi?
Çeğin: Weber’in “meşru şiddet tekeli” kavramı yeterince tartışılmadı maalesef. Çünkü meselenin ucu hukuk gibi seküler anlamda kutsanmış bir alana dokunuyor. Hukuk denilince akan sular duruyor. Halbuki, devletler şiddet kullanımını anayasa, kamu hukuku ve medeni hukuk biçimindeki hukuksal biçimler çerçevesinde işleme koyuyorlar. Ve sonuçta hukuk -enteresan biçimde- hem devlet şiddetinin etki alanını sınırlıyor hem de bizzat kendisi şiddet sayesinde temelleniyor. Bence meşru şiddet kavramı, sömürü ve baskı koşullarının özel bir tarihsel biçiminden başka bir şey değil; başka bir yerde söylediğim gibi; “Devlet meşru değilse ne yapacağız?” Sanırım Weber’e karşı biraz Marx ile hemhal olmalıyız bu konuda.

Siyasal şiddetin çeşitleri var mıdır, varsa nelerdir?
Çeğin: Bence siyasal şiddet simgesel düzeyde başlayan ve son tahlilde fiziksel tezahürleri olan bir repertuara sahip. Kadın-erkek eşitsizliğinde kadının kendi üzerindeki acımasız egemenliği içselleştirmesi (simgesel şiddet), sonradan kadının pervasızca katledilmesine (fiziksel şiddet) kadar varabiliyor. Bu bağlamda şiddet biçimleri arasında ayrım yapılsa da bunlar iç içe işleyebilen mekanizmalar.

Şu an Türkiye’deki “tehdit unsurları” nelerdir?
Çeğin: En önemli tehdit unsuru -devlet zorunun sistematikliğini bir kenara bırakırsak- gündelik hayat içinde palazlanan, toplumun çeperlerinde somutlaşan, toplumun değişik katmanları arasındaki muhtemel gerilimlerde devreye sokulan “linç kültürü” ile paramiliter yapılanmalar. Türkiye’de her ikisi için de oldukça uygun bir siyasal kültür var.
Şirin: Tehdit, çobanın kuzuya uydurduğu kurmaca bir düzenektir. Sürüden ayrılanı kurt kapar, ya sürüde kalanı? Tehdit iktidarlarca koyunun sürüde kalması için geliştirdikleri bir kavram. İrtica, komünizm, faşizm, çeteler, terör iktidarın sıklıkla toplumu kendi meşruiyetine razı etmek için kullandığı tehdit unsurları. Dış güçler, dış mihraklar, dış mihrakların içteki uzantıları bu dönem olduğu gibi geçmişte de kullanıldı. Bütün iktidarlar kendi meşruiyetlerini ürettikleri tehditler üzerinden kurar.

Kitapta “yasal zor”dan ve “gayrimeşru zor”dan bahsediliyor. Bunlar arasındaki fark nedir?
Çeğin: İngiltere’de yaşanan bir olayı hatırlayalım. 90’larda Adam Rickwood adında, 14 yaşındaki bir çocuğun ölüm soruşturmasıyla alakalı. Bu çocuk yaşadığı yetiştirme yurdunda dört bakıcı tarafından cezalandırılır. “Burun tahribatı” adı verilen bir cezalandırma tekniğiyle. Bu olayın olduğu gün çocuk intihar eder. Ancak çocuk “profesyonel bir teknikle” zaptedildiğinden, dahası prosedürel bir yöntemle terbiye edilmeye çalışıldığından mahkeme, görevlileri suçsuz bulur. Bu örnek, devlet şiddetinin yasal tezahürünün en güncel örneği. İkincisi ise çok temel bir ifadeyle tüm insan haklarının ihlal edildiği bir devlet şiddetine karşılık gelir: 1990–93 arası Güneydoğu’da yaşanan trajik olaylardaki gibi.

Ve devamla Türkiye’deki şiddet, “yasal zor” mudur yoksa “gayrimeşru zor” mu?
Çeğin: Her ikisinin iç içe işlediği zamanlar yaşandı Türkiye’de. Yaşanabilir de. Ancak ilki günümüz devletleri açısından daha ciddi bir kapsayıcılık içeriyor. “Gayrimeşru zor”a süreklilik kazandırarak başarılı bir yönetim inşa etmeniz mümkün değil.

Devletin şiddeti bu kadar barizken, nasıl oluyor da bizler buna rıza gösteriyoruz?
Şirin: Devlet uyguladığı şiddeti toplumun ve devletin bekası için gerekli olduğunu topluma kanıksattığı için toplum rıza gösterir. Ya da rıza gösteriyormuş gibi yapar. Meşruiyet temelinde rıza göstermek, iktidarı tanımak, kabul etmektir. İktidar kelimesi Arapça bir kelime olup ifal babında güç yetme, yapabilme, muktedir olma, takat demektir. Osmanlı’da da Kemalist dönemde de ulemalar en büyük meşru kılıcılardır. Suç ortakları iktidarı kurucu, kurtarıcı olarak kutsar, dokunulmaz kılar. Kanaat önderleri toplumu iktidara boyun eğmeye razı hale getirir.

Çeğin: Rıza kavramı bence sosyalbilimler açısından bir kör nokta. Aslen keyfilik ile meşruluğu karıştırıyoruz. Otoritenin kötülüklerini yanlış tanıdığımızı düşünüyorum. İnançlar konumlarımıza bağlı olarak üretilen, yeniden-üretilen ve içselleştirilen bir şey. Kimse meşru gördüğümüz şeylerden menfaatimiz olup olmadığını sormaz mesela!

Kitapta İslami şiddet de yer alıyor, İslam’da şiddet nasıl olabilir? Bu, Türkiye’de nasıl yaşandı ve şu anda nasıl yaşanıyor?
Şirin: Yaşamda tek bir doğru ve inancın olduğuna mutlak inanan kimse, kendi inancını ve doğrusunu başkalarına dayatmanın doğal bir hakkı olduğuna inanır. Zaten kendisi gibi inanmayan “insan” değildir. İnsan olmayan birisinin ölümü de cinayet değildir. Türkiye’de ‘80 öncesi dönemde de İslami terörde de kendisi gibi düşünmeyen ve inanmayanı ortadan kaldırma durumu söz konusu. Terör etimolojik anlamıyla “korkudan tir tir titremek” demek. Terörizm ise kendi iktidarını sağlamak için toplumun korkutulması, sindirilmesi. Toplumun meşru gördüğü iktidarda, iktidarın terörist ilan ettiği gruplar da iktidarı yani kendini başkalarına dayatmayı kendilerine ilke edinmişlerdir. Kendini başkasına dayatmanın bizatihi kendisi şiddettir. Bunu ister sol görüşlü örgüt yapsın ister İslami örgüt, aralarında hiçbir fark yok. İslam’ın şiddeti emretmemesi başka bir şey, Müslümanların kendi düşünce ve inançlarını başkalarına dayatmak için şiddete başvurmaları başka.10173666_893575964005400_7355945822238909192_n

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türkiye’de kadınların uğradığı şiddet, diğer azınlık gruplarından farklı mıdır?
Çeğin: Kadın olmak zaten çok yönlü bir şiddete maruz kalmak demek! Simgesel şiddetin en yoğun hissedildiği beden kadın bedenidir. Pornografiyi düşünmeniz yeterli! “Hayvan Terbiyecisi” adlı bir porno film serisi dünyada en fazla seyredilen film serilerinden. Ataerkil şiddetin sonuçlarıysa Türkiye’deki son dönem kadın cinayeti istatistiklerine bakarak anlaşılabilir.

Elbette azınlık denilince akla hemen diğer azınlıklar geliyor. Kürtlere, Ermenilere, Rumlara uygulanan şiddetin boyutları neler?
Şirin: Osmanlı döneminde gayrimüslim unsur Müslümanlar gibi giyinemez, ata binemez, evlerini Müslümanların renkleriyle boyayamazdı. Müslümanlar inandıklarından dolayı üstündü. Ve gündelik yaşam bu üstünlüğü hissettirecek şekilde kurulmuştu. 1915’te yaşananlar hâlâ tam olarak kavranmadı. Ölen insanların sayısı üzerinden siyaset üretiliyor, tarih yazımında sayı savaşları yaşanıyor. Oysa yanlış sorunun doğru cevabı yok. Kimin kimi ne kadar öldürdüğünün anlaşılan tarihi bir cevabı yok. Kimin kimi neden öldürdüğünün bir cevabı var. Dolayısıyla bu ülkede acının, ölümün tarihinin yazılması demek, bizim yaşamadığımız şiddet ve acıyla empati kurmak demektir. Toplumlar geçmişle kurdukları empatiyle gelişir, hesaplaşır, barışır. Yoksa bugün olduğu gibi tarih toplumun ayak bağıdır, kâbusudur. Mübadele sonrası Rum ve Müslüman mübadillerin yaşadıkları, 6-7 Eylül olayları Rumların yaşadığı şiddetin dışavurumu olarak yaşandı.

Çeğin: Ekalliyetlere dönük sistematik devlet şiddetine bence 19. asrın başında önce politik metinlerde karar kılındı. Yusuf Akçura’nın Üç Tarzı Siyaset’ine bakılabilir bu konuda. Ellerinde sadece Anadolu’nun kalacağını anlayan İttihatçı kadrolar için bu metinlerdeki “politik ideal”in (yani etnik ve dini açıdan homojen bir toplum tasavvurunun) fiiliyata dökülmesi gerekiyordu. 1915 Felaketi, 1919 Mübadelesi, Kürtlerin 1925 sonrası “müstakbel Türk” olmayı reddedişleri, 1934’te Trakya Yahudilerinin imhası vb. pek çok olay bu anlayışın çıktılarıdır. Ben bu ülkenin topraklarında paramiliter faaliyetlerin apansız bir biçimde boy verişini bu tarihe bağlıyorum.

Bunlarda farklı olan galiba o şiddetin devlet tarafından sürekli reddedilmesiydi. Demirel’in “Devlet cinayet işlemez”ini hatırlıyoruz. Niye böyle bir yöntem seçildi? -Şirin: Cumhurun başı devletin kutsallığı ve meşruluğu metafiziği üzerinden ediyor bu lafı. Meşruluğu veren kim, meşruiyet ne? Sosyalbilimciler için bile halen muamma bir mevzu bu!

Ve bugüne bakınca, Tayyip Erdoğan artık “Emri ben verdim,” diyerek artık bu şiddetin inkâr etmemeyi seçiyor, neden?
Şirin: Bugüne kadar ancak mağdurların ve işkencecinin bildiği şiddet evimizde canlı olarak izlediğimiz bir şekle büründü. Görünür hale geldi. Eski bilgi anlayışımız, işitme üzerine kurulmuştu. İnsanlar işittiklerine inanırdı. Moderniteyle birlikte göz ve görme yeni bilgi anlayışımızı belirliyor. Gözümüzle görmediğimize inanmıyoruz. Yeni şiddetin en önemli vasfı kendini gizlememesi. Görünürlüğü üzerinden iktidar toplumda kendi varlığını hissettirir hale geldi. Aynı görünürlük şiddete maruz kalanların kendilerine şiddet uygulandığının bariz bir delili durumunda.

Şu anda AKP’nin yarattığı “devlet hasımları” kimlerdir? Ve kullanılan siyasal şiddet, geriye dönüp bakıldığında nasıl tarif edilebilir? Ya da 90’lara baktığımızda, şiddetin şekillerinin ve hasımlarının nasıl değiştiğini anlatabilir misiniz?
Şirin: İktidarlar kendilerini meşru kılmak için bir tehlike, hasım üretmek zorunda. Din elden gidiyor, laiklik elden gidiyor ya da komünizm, şeriat, faşizm geliyor gibi söylemlerle toplum sürekli korkutulur. Aslında tehlikeyi üreten de ortadan kaldıran da iktidarın bizzat kendisidir. 1476716_782151855147812_525688424_n

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cumhuriyetin ilk döneminde irticanın rejimin kendini üretmesi için sürekli canlı tutulması, 1980 darbesini yapanların terör paranoyasını herdaim kullanması, AKP iktidarının ilk döneminde ulusalcılar ve Ergenekoncuların tehdit unsuru olarak gösterilmesi bir iktidar pratiği. Askeri vesayetin zayıflatılmasında iktidara destek olan Cemaat de şimdi iktidar için tehlike olarak görülüyor. Yani tehlikeyi yaratan da ortadan kaldıran da aynı güç. Toplum üretilen tehlikeden kendini kurtarana kurtarıcı gözüyle baktığı için onun uyguladığı şiddeti meşru hatta kendi yararına olarak görüyor.

Şiddeti “derin devlet”in ya da “ordu”nun uyguladığını düşünürdük, oysa bugün gördük ki, şiddet tam anlamıyla devletten ya da siyasi iktidardan geliyor. Acaba devlette süreklilik esassa, devlet şiddeti Kürdistan’da öğrendi ve şimdi her yere taşıyor diyebilir miyiz? Ya da kökleri çok daha eskilere mi gider?
Şirin: Devletin şiddeti bir yerden öğrenmesine gerek yok. Çünkü doğasında şiddet var. Osmanlı döneminde yaşanan siyaseten katlin herhangi bir coğrafyayla alakası yoktu. Kaldı ki siyaseten katlin en temel mağdurları hanedanın üyeleri idi. Kardeş katlinin meşru görülmesi devletle şiddet arasındaki ilişkinin bu topraklarda hikâyesinin oldukça geriye gittiğini gösterir. Sorun bizim çok güncel düşünmemiz. Hafızası olmayan bir toplumda yaşanan şiddet günün meselesiymiş gibi görülür. Oysa biz tarihçiler şiddeti dert edinseydik, edebiyatçılar bizim bulgularımızla bunu ete kemiğe büründürseydi, bunun iyi bir filmi yapılsaydı, toplum olarak sanat ve bilimin aynasında kendimizi, işkencecimizi görebilseydik şiddetle yüzleşmemiz sürekli ertelenmezdi.

“İktidar her dönem etkili bir silah olan kelimeleri kullanır”
Gezi sürecinde ya da hemen birkaç gün önce Berkin Elvan’ın cenazesinde kullanılan şiddeti, nasıl tanımlamak yerinde olur?
Çeğin: Türkiye’de devlet şiddetinin tarihi ile devlete yönelmiş şiddet faaliyetleri arasındaki salınım yeniden sahnede! Karşılıklı işleyen mekanizmalar, Gezi olayları sonrası tekrar devreye sokuldu. Şiddetin salt bireylerin psikolojisine indirgenemeyeceği ya da ahlaki düzlemde (şiddeti iyi veya kötü kavramları ekseninde değerlendirmek) ele alınamayacağının açık kanıtı oldu bu olaylar aynı zamanda. Gezi’yle devlet şiddetine karşı, karşı-şiddet repertuarları gelişmeye başladı. Bırakın apolitik bireyleri belki de anti-politik bireyleri bile şiddete başvuran kişilere dönüştürdü devlet zoru. Repertuar işte böyle gelişir; temsillere biçim vermeye ya da cebren kimlik dikte etmeye çalışırsanız, dokunduğunuzu militanlaştırabilirsiniz.
Şirin: İktidar yeni süreçte Gezi ve sonrasını, kendine ve ülkeye yapılan önemli bir tehdit olarak gösterdi ve kendi tabanına bunu benimsetti. Toplumun çok farklı kesimlerince iktidara karşı memnuniyetsizliğin bir göstergesi olan Gezi, yine iktidarın kullandığı bir meşruiyet aracına dönüştü. İktidar Gezi’de şiddete başvurdu, orantısız güç uyguladı, askeri vesayet dönemlerini aratmayacak olaylara imza attı. İktidar her dönem etkili bir silah olan kelimeleri kullanır. 14 yaşındaki bir çocuğu teröriste dönüştürüyor, iktidarını tanımayan toplumun bütün kesimlerini terörist ilan ediyor. Yeni Türkiye’de Kemalist dönemden farklı olarak irtica yerine terör ve çeteleri tehdit olarak görülüyor.

“Bütün renklere düşman”
Bugüne bakınca, AKP’nin siyasal şiddetle ilişkisini nasıl tanımlarsınız?
Şirin: Gezi’ye kadar siyasal iktidar fiziksel şiddetten çok simgesel şiddete daha çok başvurdu. İktidar totaliter bir eğilim içinde olduğunu üçüncü dönem, yani ustalık döneminde daha belirgin bir şekilde gösterdi. Totalitarizm senin söylediğin şeylere ya da sürdürmeyi istediğin pratiklere ben saygı duymadığımda ortaya çıkar. Her şeyin şimdi nasıl olduğu ve gelecekte nasıl olacağını kesinkes bilmenin bir ürünüdür totalitarizm. En basit tanımı ile bir tektipleştirme edimi; tek din, tek dil, tek millet şeklinde tüm renklere düşman, bütün çoğullukları ortadan kaldırma biçimidir. Genelde kişi tapıncının yaşandığı, kendi olma korkusu yaşayan, kendini önder, şef, lider, komutan gibi bedenlerde yok etme biçimi… Kısaca özgürlükten kaçan toplumlarda sıkça yaşanan bir durumdur.