Hitler’e darbe girişimi: Albay Stauffenberg

Tarihteki, Diktatörlük Karşıtı Darbeler: I

Hitler’e Karşı 15-20 Temmuz 1944 Darbe Teşebbüsü

Nazilerin yenilgiye doğru gitmesi, Alman ordusu içinde Hitler’i bir suikast ve darbeyle devirme eğilimlerine de hız vermişti. Stauffenberg gibi bazı gözü kara subaylar bunun öncülüğünü yapmaktaydı.

(Hitler’e karşı darbe teşebbüsünde bulunan Albay Stauffenberg ve ailesi)

Onların arkasından da, üst düzey bazı generaller geliyordu, fakat bunlar son derece ihtiyatlıydı. Suikast ve darbenin ilk planda başarılı olmasıyla katılacaklarına söz vermişlerdi. Darbeciler Hitler’in yanı başına kadar sokulmuşlardı. “Komplocuların” tam bir fikir birliği içinde olduğu söylenemez. İçlerinde koyu Katoliklerden, “Alman yurtseverliğine” kadar her düşünceden insan vardı. Birleştikleri tek nokta, Hitler’in ve Nazilerin Almanya’yı felakete sürüklediğiydi.

Plan şuydu: Hitler tarafından askeri rapor vermek üzere çağrılan albay Stauffenberg, evrak çantasındaki zaman ayarlı bombayı patlatacak, en iyi ihtimalle Hitler, Göring ve Himmler, en kötü ihtimalle sadece Hitler ölecek ve General Olbrich Berlin civarındaki askeri birliklere “valkyrie” (el koyma) emri verecek ve Berlin’deki kilit binalar ele geçirilerek Nazi iktidarına son verilecekti.

“15 Temmuz cumartesi günü öğleden sonra saat 13.00’te Stauffenberg, çantası koltuğunda Führer’in toplantı salonuna girdi. Yedekler üzerine hazırladığı raporu verdi. Bir ara uzun bir süre dışarıya çıkarak Berlin’de Olbricht’e telefon etti ve –aralarında kararlaştırılan parolaya göre – Hitler’in orada bulunduğunu, bombayı kurarak yeniden toplantıya gireceğini söyledi. Olbricht, askerlerin Berlin üzerine yürüyüşe geçtiklerini haber verdi. Artık büyük bir teşebbüs başarıya ulaşmak üzereydi. Ama Stauffenberg toplantı salonuna dönünce Hitler’in gittiğini ve bir daha dönmeyeceğini öğrendi. Fena halde üzülen Stauffenberg, hemen telefona koştu ve Olbricht’e haber verdi. General hemen Valkyrie alarmını iptal etti. Askerler… olabildiğince göze batmadan kışlalarına döndüler.” (William L. Shirer, Nazi İmparatorluğu –Çöküş, çev: Rasih Güran, Hürriyet Yayınları, 1979, s. 305-306)

İkinci teşebbüs, bundan beş gün sonra, 20 Temmuz tarihinde yapıldı.

Albay Stauffenberg, yanında yaveri, teğmen Werner von Haeften olduğu halde, Hitler’in Rastenburg’da bulunan “Kurt İni” karargâhına geldi. Evrak çantasında yine İngiliz yapımı bomba  vardı. Bu bomba cam bir kapsülün kırılmasıyla çalışıyordu. Kapsülden dökülen asit küçük bir teli eritiyor, tel eridiğinde serbest kalan tetik kapsüle çarparak bombayı ateşliyordu. Bombanın patlama zamanı, telin kalınlığına göre değişiyordu. Stauffenberg’in bombası, on dakikaya göre ayarlanmıştı.

Stauffenberg, Hitler’in çağrılısı olarak geldiği için bütün koruma ve arama önlemlerini kolayca atlattı ve Hitler’in diğer subaylarla askeri durumu görüştüğü salona girdi.

“Stauffenberg’in … kapsülü kırmasının üzerinden dört dakika kadar geçmişti. Daha altı dakika vardı. Oda biraz küçüktü… Toplantıda …  (üst düzey generallerin yanı sıra) üç silahlı kuvvetten on sekiz subay bulunuyordu. SS’ler masanın çevresinde, ayakta bekliyordu. Göring ve Himmler yoktu… Stauffenberg, Korten ile Brandt’ın arasına geçip oturdu. Hitler’den bir buçuk metre ötede bulunuyordu. Çantasını yere koydu. İleri doğru sürdü… Çanta Führer’in ayaklarından iki metre uzaktaydı.” (agy, s. 311)

Stauffenberg, fark edilmeden dışarı çıkar. Fakat Keitel onun yokluğunu kısa sürede fark eder ve peşinden çıkar. Stauffenberg’e bakınır. Göremeyince yeniden toplantı salonuna döner. Tam o sırada bomba patlar. Patlamayı uzaktan gören Stauffenberg, “komploculardan” Felligiebel’e, suikastın başarılı olduğunu ve darbecilerin harekete geçmesini Berlin’e bildirmesini söyleyerek ortadan yok olur. Yaveriyle birlikte bir askeri uçağa atlayarak havalanır.

Saat 3.45’te Rangsdorf havalanına inen Stauffenberg derhal Berlin’deki Olbrich’i aradı ve büyük bir hayal kırıklığıyla, darbe için hiçbir şey yapılmadığını öğrendi. Felligiebel saat 1’den sonra telefon edip patlamanın gerçekleştiğini bildirmişti. Fakat hatlar çok kötü olduğundan Hitler’in ölüp ölmediği anlaşılamamıştı. “Valkyrie emirleri Olbricht’in kasasından çıkarılmış, ancak gönderilmemişti. Bendlerstrasse’de ellerini kollarını kavuşturmuş, Stauffenberg’in dönmesini bekliyorlardı. Hazırlanmış emirleri, yeni hükümetin başkanı Wehrmacht’ın (Alman Genel kurmayı) Başkomutanı olarak hemen çıkartacak radyodan, Almanya’da yenibir çağın başladığını haber verecek olan General Beck ile Feld Mareşal von Witzleben ise ortalıkta yoktu.” (Agy, s. 314)

(Bomba patladığında Hitler’in üzerinde olan pantolon)

Stauffenberg, Hitler’in kesin olarak öldüğünü düşünmüştü ama Hitler ölmemiş ve birçok subayın öldüğü bu patlamadan, önündeki masanın bacağı sayesinde ölümcül olmayan yaralarla kurtulmuştu. Hitler’in ölüp ölmediği konusundaki belirsizlik “komplocuların” harekete geçmesini önlemişti.

Sonunda Stauffenberg’in gelmesi “komplocuları” harekete geçirdi. Stauffenberg, Rangsdorf’tan telefon ederek, kendisini beklemeden derhal harekete geçmelerini söyledi. “Artık komploculara emir verecek biri vardı. İsyan durumunda olsa bile Alan subayları komutan olmadan harekete geçeceğe benzemiyorlardı. Sonunda harekete geçmeye başladılar. Olbricht’in yakın arkadaşlarından, Kurmay Başkanı Albay Mertz von Quirheim, Valkyrie emirlerini getirdi. Emirler teleks ve telefonla iletilmeye başlandı. Birinci emir, Berlin çevresindeki askeri birlikleri alarm durumuna soktu. ‘Wehrmacht Başkomutanı’ sıfatıyla Witzleben’le Kont von Stauffenberg imzasını taşıyan ikinci emirde de –emir iki ay önce hazırlanmıştı- Führer’in öldüğü, Witzleben’in ‘yönetme yetkisini’ yurttaki Ordu Bölge Komutanlıklarıyla cephede çarpışmakta olan orduların başkanlarına devrettiği bildiriliyordu.” (Agy. S. 319)

Komplocuların son derece önem verdikleri, silahlı kuvvetler içinde kilit bir rol oynayan General Fromm, Hitler’in ölmediğini öğrenince, derhal saf değiştirdi.

“Komplocular o dakikadan sonra Fromm’u kaybettiler… Olbrich ağzını açamadan odadan çıkıp gitti. O sırada General Beck, üstünde siyah bir sivil elbise –besbelli isyanın askeri niteliğini saklamak için giymişti – isyana önderlik etmek için çıkageldi. Ama herkesin bildiği gibi, isyanın gerçek önderi Stauffenberg’di… Patlama olayını kısaca anlattı. Patlamayı birkaç yüz metre uzaktan kendi gözleriyle gördüğünü söyledi. Olbricht, Keitel’in telefona geldiğini ve Hitler’in ölmediğini, yalnızca hafif yaralandığını yeminle söylediğini bildirince Stauffenberg, Keitel’in yalan söyleyerek zaman kazanmaya çalıştığı cevabını verdi… Ne olursa olsun, o anda artık yapacakları tek şey şuydu: Önlerindeki her dakikayı Nazi rejimini devirmek için kullanmak… Beck de bu görüşe katıldı. Diktatörün hayatta olup olmamasının kendisi için büyük bir farkı olmadığını söyledi. İleri atılmalı ve bu alçak rejimi yıkmalıydılar.

“Ama işin kötü yanı, bu kadar büyük bir gecikmeden ve o andaki kargaşalıktan sonra, her şeyi planladıkları halde, ne yapacaklarını bilmemeleriydi. Bir ara General Thiele gelip Hitler’in hayatta olduğunun Alman Milli Radyosunda az sonra bütün dünyaya ve Almanya’ya duyurulacağını söylediği zaman bile ilk yapacakları şeyin hemen gidip radyo istasyonunu ele geçirmek, Nazileri radyoda konuşturmamak, bu arada yeni hükümetin çıkardığı bildirileri yayınlamak olduğunu anlaşılan hiç akıllarına getirmediler.” (Agy, s. 320)

Bundan  sonra darbecilerle, daha önce darbeye onay verip şimdi Hitler yanlısı tutum takınanlar arasında karşılıklı bir “tutuklama” komedisi yaşandı. Fromm, Stauffenberg’i tutuklamaya kalkınca, Stauffenberg, Fromm’u tutuklayıp bir odaya hapsetti. Bu sırada, Berlin’de de çeşitli askeri birlikler içinde sürekli saf değiştirme olayları yaşanıyordu. Örneğin, propaganda bakanı Göbels’i tutuklamaya giden Binbaşı Remer, darbecilerin telefon hatlarını kesmeyi akıl edememelerinden yararlanan Göbels’in Binbaşı ile Hitler arasında doğrudan telefon bağlantısı kurması üzerine saf değiştirmiş ve Göbels’i tutuklamak yerine darbecileri tutuklamaya girişmişti.

“Asi generaller ve albaylar, bu kadar kilit bir noktada bulunan Remer gibi bir adama neden böyle önemli bir günde böyle bir görev vermişlerdi? Neden son dakikada onun yerine davaya yürekten bağlı bir subay getirmemişlerdi? Neden Remer’in emirlere itaat edip etmediğini kontrol etmek için Muhafız Taburu’na güvenilir bir subay göndermemişlerdi?.. Sonra Berlin’deki Nazilerin en önemlisi ve en tehlikelisi olan Göbels neden tutuklanmamıştı? Kont von Helldorf’un emrindeki birkaç polis bu işi hemen yapabilirdi, çünkü o sırada Propaganda Bakanlığı sımsıkı kordon altına alınmış değildi. Sonra komplocular neden Prinz Albrechtstrasse’deki Gestapo karargâhını ele geçirerek gizli polisi baskı altına almadılar ve orada, aralarında Leber de olmak üzere, hapis yatan birçok komplo arkadaşlarını kurtarmadılar? Gestapo merkeziyle S.D. ve S.S.’in beyni olan R.S.H.A. Merkezi hemen hemen hiç muhafaza altında olmadığı halde neden buraları ilk olarak işgal edilecek yerler arasına katmadılar? Bütün bu sorulara cevap vermek olanaksızdır.” (Agy, s. 325)

Darbenin gevşemesiyle birlikte, darbecilerin odaları hapsettiği isyan karşıtı general ve subaylar, kapatıldıkları odalardan teker teker kaçıp isyancılara karşı harekâtın başına geçtiler. Sonradan, Feld Mareşal von Witzleben, isyancıların radyoevini bile işgal etmediklerini öğrenince isyanın başarısızlığına hükmettiğini söyleyecekti.

General Fromm, tutuklandığı yerden kaçtıktan sonra, askerleriyle birlikte gelip, Stauffenberg’in de içlerinde bulunduğu, darbenin dört önde gelen subayını tutukladı:
Kurmay Albay Mertz, General Olbricht, Albay Stauffenberg ve yaveri Teğmen Haeften. General Fromm, darbecilerle işbirliğinin ortaya çıkacağı korkusuyla bu dört isyancıyı yerinde uyduruk bir mahkemede ölüme mahkûm edip kurşuna dizdirdi. Stauffenberg, ölürken şöyle bağırdı: “Yaşasın Kutsal Almanya’mız.”

(Mussolini ve Hitler patlayan bomba sonrası konferans salonunda enkazı inceliyor)

“İsyan böylece on iki buçuk saat içinde bastırılmış oldu. Skorzony, silahlı SS’lerle birlikte Bendlerstrasse’ye geldi… geri kalan komplocuların ellerine kelepçe vurdu ve Prinze Albrechstrasse’deki Gestapo zindanına götürdü.” (Agy, s. 311)

Hitler, gece yarısı radyodan halka şöyle hitap etti:

Alman Halkı!

Eğer bugün sizlere sesleniyorsam bunun nedeni her şeyden önce benim sesimi duymanız ve yaralı olmadığıma, durumumun iyi olduğuna inanmanız, sonra da Alman tarihinde bir eşi daha olmayan bir ihanetin işlendiğini bilmeniz içindir.

İhtiraslı, sorumsuz, aynı zamanda akılsız ve budala küçücük bir subay kliği beni ve benimle birlikte Wehrmacht’ın Yüksek Komuta Heyetini ortadan kaldırmaya teşebbüs etmiştir.

Albay Kont Stauffenberg’in koyduğu Bomba iki metre sağımda patladı… Bana ise hiçbir şey olmadı… Bunu Tanrının bana verdiği görevin bir tanıtı sayıyorum…” (Agy, s. 331-332)

Bundan sonra korkunç bir cadı avı sürdürülür.

“Nazilerin kendi Alman yurttaşlarına uyguladıkları yabanlık en yüksek noktasına vardı. Barbarca tutuklamalar dalgası sardı her yanı. Arkasından korkunç işkenceler, acele yargılamalar ve ölüm kararları, idamlar. Mahkûmlar genellikle mezbahalardan, kasaplardan getirilen at çengellerine bağlı piyano telleriyle yavaş yavaş boğularak öldürüldü. Sanıkların binlerce dostu ve akrabası toplanıp kamplara gönderildi. Birçokları kamplarda öldüler. Kaçakları saklayan birkaç gözüpek namuslu insan da aynı yolu tuttu.” (Agy, s. 332)

“Rastenberg suikastından sonra yaptığı ilk toplantılardan birinde, Hitler, ‘bu sefer’ demişti, ‘… Askeri mahkemelere lüzum yok. Onları halk mahkemesinde yargılayacağız. Uzun uzun konuşmalarına izin vermeyeceğiz. Mahkeme kararları şimşek gibi verecek ve kararlar iki saat sonra uygulanacak. Asmak suretiyle – hiç acımadan.’

“Yukarda verilen bu emri Halk Mahkemesi Başkanı Roland Freisler adında ağzı bozuk, rezil bir deli harfi harfine yerine getirdi. Ronald Freisler, I. Dünya Savaşı’nda Ruslara esir düşmüş, ihtilalde koyu bir Bolşevik olmuş, sonra da 1924’te aynı yobazlıkla Nazilerden yana geçmişti. Sovyet terör metodlarına hayrandı. Onların uyguladıkları metodları yakından incelemişti. 1930’larda ‘Eski Bolşevikleri’ ve belli başlı generalleri Moskova’da yargılamış olan Başsavcı Andrei Vişinski’nin tekniğini yakından incelemiş, sanıkların nasıl ‘ihanetle’ tasfiye edildiklerini öğrenmişti. Hitler, yukarda sözü geçen toplantıda , ‘Fraisler bizim Vişinski’mizdir’ demişti.” (Agy, s. 332-333)

Gün Zileli