Selçuk Kozağaçlı:Devrimcilerin Avukatlığından Devrimci Avukatlığa…

1989 sonbaharında üniversite için Ankara’ya gittim. Liseden sonra okumaya devam edebilmiş memur çocukları için “yetişkin yaşamı” genellikle böyle başlar.

Aslında 17 yaş, aileden bağımsız kararlar verebilmek için geç sayılabilir ama yetişkin kabul edilmek için de erkendir. Elbette yoksulluk veya ailenin yükünü daha erken omuzlara yükleyen zamansız ölümler, kayıplar, göç, sürgün, savaş ve hatta aile geleneği gibi yetişkinliği genç yaşlara çeken etkenler vardır. Yoksul değildik; ilk gençliğim herhangi bir felakete maruz kalmadan gelip geçti.

Deneyimlerimiz mücadeleye erken atılmak için bir diğer yolun, hangi sınıftan gelirseniz gelin, liseli(veya mahalleli) gençlik hareketlerinden veya konsomol siyasetinden geçtiğini göstermiştir. Ben 12- 17 yaş arasını üç ayrı kentin kaymakam lojmanlarında geçirdim. Babamın mesleği erken yaşta çalışmamı gerektirmediği gibi “liseli gençlik” siyasetine de el vermiyordu.

Sosyalizmi üniversitede öğrendim ve benimsedim. Elbette devrimciler de oradaydı ama devrimcilikle gerçek ve yakın bir ilgiyi ancak avukatlıklarını yapmaya başladığımda çok sonraları kurabilecektim.

Bugün hala mücadeleye bana kıyasla daha erken yaşlarda atılan veya gençlik hareketinden gelen yoldaşlarım; anmalarda, mitinglerde, bazı şarkı ve marşları, hatta sloganları ilk defa duymama çok gülerler. Yine bazı teorik kalıpları hiç duymamış olmama şaşırırlar. Gençlerin öğrenme tarzındaki coşkulu, akılda iz bırakan, didaktik yollar, tekrarlar, kalıplar, marşlar, sloganlar, alıntılar bende eksik kalmıştır. Bu aynı zamanda bir coşku eksiği midir? Hayır. Yıllar içerisinde artan bir devrimci romantizm ve coşku ile mücadeleyi fark ediyorum. Demek ki yetişkinler de bu açığı kapatabiliyor.

Çok huzurlu ve dengeli bir evde büyüdüm. Gülmek ve ağlamak gibi hata yapmak da serbestti. Tayin ile gidilen uzak taşra kasabalarına ; iki çocuk ve çelik kütüphane raflarıyla birkaç bin kitabı taşımaktan yorulmayan, kimsenin kimseye sesini yükseltmediği ve akşam yemeklerinde çocuklarla sohbet edilen bir çekirdek aileydi.

Dengeli orta sınıf aileler potansiyel devrimciler için ilginç bir çelişki barındırırlar. Bir yandan sınıfınızla bağlarınızı koparabilmenizi engelleyecek ölçüde bir güven duygusu yaratıp olumlu gelecek beklentisi oluşturarak sizi siyasal açıdan pasifize ederken, diğer yandan da eğer şanslıysanız devrimci siyasal bilince zemin olabilecek entelektüel birikimi ve adalet duygusu başta olmak üzere ahlaki altyapıyı oluşturmanızı sağlarlar. Ben şanslıydım. Kemal Tahir’i, Aziz Nesin’i, Yaşar Kemal’i , Hasan İzzettin Dinamo’yu henüz evdeyken tanıyıp neredeyse bütün kitaplarını okumuştum. Karl Marks’ın biyografisini ( biraz da kapağındaki kocaman sakallı adam fotoğrafının merakından) okumuş, Nazım’ın “Salkımsöğüt” şiirini ezberlemiştim. Ama yanıltıcı olmamak için hemen eklemeliyim ki; Peyami Safa’yı, Ziya Gökalp’i , Türkeş’in “Dokuz Işık” ını , Said- i Nursi’nin bazı risalelerini de aynı dönemde okudum ve Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar” şiirini ezberlemiştim. Bu iki şiire Faruk Nafız’ın “Han Duvarları” ile Orhan Veli’den “İstanbul’u Dinliyorum” eklenince kırk yaşıma kadar üzerine iki şiir ekleyemediğim dört şiirlik ezber listemin de o yaşlarda oluştuğunu anlıyorum. Ne kadar zayıf bir liste. Şimdi bu açığı özen ve ısrarla kapatmaya çalışıyorum.

Babam çok sinirlendiği veya üzüldüğü zaman sitem etmek için yahut çok neşeli olduğu zamanlarda bize takılmak dışında tanrıdan söz etmez, dini bir davranış sergilemezdi. Annem gündelik yaşamında gayet “modern” tarzda olmakla beraber sık dua eder, ramazan geldiğinde namaz kılar ve oruç tutardı. Hala da öyleler.

Bana da okulda, evde ve sokakta genel geçer olmakla birlikte sünni- hanefi mezhebi uyarınca din terbiyesi verildi. 13- 14 yaşlarında kendi insiyatifimle düzenli namaz kılmaya ve kur’an ezberlemeye başladım. Minareden ezan okumaya vardırdığım bu dönemsel ısrarın sağladığı birikimin o yaşlar için göz kamaştırıcı otorite olduğuna inanıyordum.

Ancak, “kariyer planım” tutmadı! Babamın sadece hafızlıkla kalmayıp eski yazı da okuyabildiğini, o zamana kadar ilgilenmediğim bazı raflarında otuz ciltlik hadis şaheseri Sahih- i Buhari’nin yanı sıra fıkıh, kelam ve siyer kitaplarının da bulunduğunu öğrendim.

Burjuva çocukları(ve belki onlara öykünen üst orta sınıfların çocukları) açısından aynı yaşlar için öngörülen çok dilli “sanatsal/kültürel” eğitim ile benim çocukluk ve ilk gençlik hallerimin önemli farkları vardı. Bir spor dalının – en azından hobi olarak- sahiplendirilmesi, bir müzik enstürmanının öğretilmesi ve anadil dışında bir veya daha çok dilde edebiyat okumaları temelinde bir eğitimdir bu. Özel okul, dar cemaat, kalıcı ev/semt ve sık tatil/seyahat ile beslenen bir yerleşiklik algısından bahsediyorum ki bende asla gelişmedi.

Sınıfsal ayrıcalığın önce kültürel ayrıcalığa sonra da kültürel ve siyasal hegemonya taşıyıcılığına dönüştürülmesinin tarifi Platon’dan bu yana aynıdır ; müzik , beden eğitimi ve edebiyat. Elbette emperyalist çağ için bu zararlı etki, üst kültürün etkisi de tartışmasızdır ancak hegemonik sonuç doğurur.

Ailem elinden geleni yapmakla birlikte devlet okulları, zorunlu tayinler ve hatta ekonomik nedenlerle bende yukarı sınıfa doğru bir zihinsel/fiziksel hareketin gelişmediğini düşünür ve tüm o koşulları minnetle anarım. Üniversiteye de torbamda bunlarla gittim ve orada sosyalizm fikri ile tanıştım.

90′lı yılların- o gerçekten inanılmaz- hemen başı ve birinci yarısında ülke; üzerine faşist cunta tarafından serpilen ölü toprağını silkelemeye başlamıştı. Heyecanlanmamak mümkün değildi.

avukat

Devrek’ten otobana kadar madencilerle birlikte yürüdüm, binlerce kamu emekçisi ile birlikte Kızılay’a çıktım, yemekhane boykotlarına katıldım. Öğrenci derneği üyesi, yöneticisi oldum ; o zamanlar heterojen bir kitle örgütü olan Halkevlerinde çalıştım ve yöneticilik yaptım. Tazyikli suyu, copu ve okul çatışmalarını öğrendim. Bazen o yıllarda birlikte olduğumuz arkadaşlar “ çok hareketliydin hep önlerde koşturuyordun” dedilerse de sınıfsal köklerimin beni biraz uzamasına izin verdikten sonra yumuşakça geri çeken lastiksi bağlarla sarmış olduğu anlaşıldı. Daha cüretkar , bedel ödemeye hazır bir mücadelenin yürütüldüğünü fark etmemek mümkün değildi. Çünkü aynı yıllar daha uzun süre kenardan seyredeceğim bir başka fedayı; 90′ların asıl dehşetini ve umudunu gözlerimizin önüne sermişti. Devrimciler sistemi sarsan eylemleri ile ülkenin gündemini sallıyor, sokakta,ev baskınlarında katlediliyorlardı. Merhabalaştığım, göz aşinası olduğum yüzlerce öğrenci gerillaya katılmak için okullarını ve Ankara’yı terk ediyorlardı. İnsanlar bedel ödüyor ve geri adım atmıyordu.

En yakın arkadaşlarımdan işkence görenler, okullarını, evlerini , kız arkadaşlarını bırakıp devrimcilik yapmayı tercih edenler vardı. Çok azıyla yeniden buluşabildim zaten çok azı döndü, bir kısmını hapishanelerde yıllar sonra gördüm ve çoğunluğu da katledildiler.

Bütün sevgim ve hayranlığıma rağmen onlarla gitmemiştim. Ve daha da önemlisi peki şimdi ne yapacaktım? Birikimim benden bir “solcu” avukat çıkarırdı. Yani siyasi ceza davası avukatı, dernek üyesi, hatta devrim mücadelesinin avukatı olabilirdim. Öyle de başladım mesleğe. Yıl 1996 idi ve hapishaneler kaynıyordu. ÇHD üyesiydim. Altyapım beni getirebileceği en ileri noktaya getirip bırakmıştı.

97 kışında ilk siyasi davama girmiş, baharda ilk idam cezamı yemiş, yazıp çizmeye başlamıştım ve evlenmek üzereydim. Aslında hiç farkında olmadan – evlilik de dahil olmak üzere- beni “devrimcilerin avukatı” olmaktan “devrimci avukat” olmaya götüren süreç başlamıştı.

Daha iyi anlaşılması için köşe taşlarından söz etmeliyim ;

İlki 96 ölüm oruçlarında artık bir avukatlık bürosunda çalışıyor olmama ve ÇHD üyeliğime rağmen kendimi direnişe çok uzak ve çaresiz hissetmeye devam ediyordum.

Sonraları o yaz için çok benzer duygular yaşamış pratisyen hekimler tanıdım ve onların da 96 direnişini yaşamlarının dönüm noktalarından birisi olarak tarif ettiklerine şahit oldum. Yalnız değildik. İkinci köşe taşı, o zor yıllardaki tarzı, cesareti ve fedakarlığı ile hepimizin sevgisini kazanmış iki kuruma, Ankara Halkın Hukuk Bürosu ve Ankara Tutuklu Aileleriyle Yardımlaşma Derneği(TİYAD)’ ne yapılan saldırı ve baskınlardı. HHB ve TAYAD’ın saldırıya cevap verme geleneğinden, tarzından çok da haberli değildik. Daha öğrenmeyi bitiremeden koşturmaya başladık. Bunlar meslek yaşantımızda ilk polis baskınları ve saldırılarıydı.

Ve üçüncüsü; hayatımızın ilk hapishanesine, ilk siyasi koğuşumuza, ilk göz ağrımıza hunharca saldırdılar. Katliam ve onurlu direniş, 99 olmuştu, evliydim ve başımıza gelene inanamıyordum; arkadaşlarımızı gözümüzün önünde öldürmüşlerdi. Benimki türünden bir güven ve sevgi içerisinde büyümüş “küçük burjuvaların” hele bir de duygusal açıdan hiç hırpalanmadan, ilk aşkıyla evlenmeyi başarmışsa, “kin”; “nefret”; “intikam” gibi keskin, hatta “sonsuz bağlılık”; “yemin” gibi güçlü duygular yaşaması zordur. Aslında bizler tüm duygularımızın(belki aşk hariç) radikal olarak keskinleşip bize zarar vermesini engelleyecek bir “duygu ahlakı” ile yetiştirildik. “Evet yaşamda kötü giden bir sürü şey var ama sorumlusu biz değiliz. Açlık, yoksulluk, savaşlar.. Tabi ki üzülüyoruz. Asla biz o zalimlerden olmamalıyız. Eleştirelim, ama şu anda, burada yapabilecek çok fazla şey yok. Akılsızca heyecanlanıp, kendimize, bizi sevip, ihtiyaç duyanlara zarar vermemeliyiz..” Bu sınıfsal kökenimizin ve evcilleştirip bize geri verdikleri duygusal yaşamımızın nasihatiydi.

Bana artık küfür gibi geliyordu. Bende sınıf kini yaratan ve katledilen yoldaşlarımıza sonsuz bir bağlılık doğuran Ulucanlar Direnişi’dir.

Sınıfımla aramdaki lastiksi bağı nihayet ve tamamen kopararak Devrimci Avukat olabilmemi sağlayanın da bu olduğuna inanıyorum. Ne olmuştu? Dostlarımızı sistemli bir işkenceden geçirip neredeyse parçalayarak öldürmüşlerdi! Hepsini kendi ellerimizle kefenledik ve gömdük.

Daha sonra onlarca feda eylemcisinin, gerillanın, ölüm orucu direnişçisinin cenazelerini teslim aldım, yıkanmalarında ve definlerinde hazır bulundum ama Ulucanlar hamamındaki işkence ve Adli Tıp morgunun görüntüsü beni hiç terk etmedi.

Ne zaman yorulsam, bunalsam, aksaklıklara ve hatalara kızsam, ümidim azalsa; hafızam beni kolumdan tutup on devrimcinin yanyana çıplak uzanıp yattığı yirmibeş metrekarelik soğuk odaya götürür ve onların arasında düşünmeme bile gerek kalmaksızın hatırlarım; yorulamayız, karamsarlığa kapılamayız ve asla vazgeçemeyiz.

Yenilmek değil ama vazgeçmek sadece geleceğimizi değil, geçmişimizi de karartır. Düşman sadece henüz doğmamış çocuklarımızı değil, artık hiç yaşlanmayan ölülerimizi de rahat bırakmaz. Gündüz veya gece, uykuda veya uyanık yanlarından döndüğümde arınmış, bilenmiş ve küçük sorunumu aşmış olarak yeniden mücadeleye sarılırım.

Devrimci olmadan aşık olmuştum. Yirmi uzun yıl boyunca yanı başında yaşadığım bu kadın da aynı ateş çemberinden geçti, belki de daha doğrusu beni geçirdi. 96′da akademide kalmak veya memur olmak yerine avukatlığı seçmemi sağlayarak yaşamıma bir rota çizdi. Kör bir gecede- hayatımızda ilk defa- basılıp saldırıya uğramış bir kuruma girmeye çalışırken beni asansörde duvara yaslayıp; “eğer birisi kendini gözaltına aldıracaksa şimdi ben aldırıyorum, sen dışarıda daha çok işe yararsın o yüzden koruma reflekslerini kaldır!” diye uyararak önüme geçip sıradan bir kadın- erkek ilişkisine hapsolmamamızı sağladı. Nihayet o karanlık Ankara Eylül’ünde morgun önünde verdiği üç ultimatomla beni bugüne kadar sapmayacağım hizaya soktu; “ Bir; yüzünden o ağlamaklı ifadeyi sil, öldürenler karşımızda, onları memnun etme! İki, gömleğini pantolonuna sok, kendine çeki düzen ver, arkadaşlarımızın ailelerinin bizden başka güveneceği insan yok, güven ver! Üç; bunu yapanları ve yaptıranları yaşadığımız sürece birbirimize hiç unutturmayalım, nefretimiz azalmasın ve hesabını soralım!”. Bu sağduyulu kadınla evli olmak ve onunla birlikte devrimcileşmek de bir başka şansım ve dinginliğim.

Bugün artık gönül rahatlığı ile kendime “Devrimci Avukat” diyorum. Geldiğim yolu hatırlayarak önüme bakıyorum. Hala çocukluğumdaki gibi günde en az 200 sayfa kitap okuyorum. Hala Marksizmi; ilk duyduğum günden bu yana değişmeyen bir inanç ve bağlılıkla yaşamı onun aracılığı ile anlamaya çalışıyorum.

Bunları cebimde ve aklımda getirmiştim. Ama bir yandan da yenilenerek dönüşüyorum. Devrimci Avukatlık bir yaşam biçimi olarak devrimcilikten farklı düşünülemez.

Artık sadece dünyayı anlamaya çalışmakla yetinmiyorum. Dünyayı değiştirmek istiyorum ve değiştirmek zorunda olduğumuzu da biliyorum. Artık bunun tek bir yolu olduğunu biliyor ve inanıyorum; önümüze konan tüm barikatlara yüklenmek ve engelleri yıkmak!

Adliyede, karakolda, hapishanede, sokakta, çalışırken yaratabildiğim bütün değerlerin, gelecekte bize emek veren, dönüştüren ve değiştiren mücadele ve devrimciler tarafından yaratıldığını fark ediyorum. Alıcı gözüyle bakan herkes de fark edebilir; Senin dosyan, senin davan, senin paran, senin evin, büron, geleceğin, borcun, alacağın yok, BİZ VARIZ!

Deneyimin, itibarın, sana duyulan saygı ve kendine duyduğun öz saygı, devrim için mücadele ederken yaşamlarını feda etmiş dostların tarafından yaratılmıştır. Artık ne kadar özenle bir taraflara kaydetmiş olursan ol, benim gibi şefkatle hatırla, sev ya da nefret et kişisel tarihin bitiyor!

Bir derece üste çıkıyorsun; kolektif hatıraya, sınıf savaşımının devindirdiği gerçek tarihe! Artık devrimci avukat olduğunda fark edeceksin ki; direnirlerken dövüşerek ölmüş müvekkillerinin resimlerini asabildiğin her duvar büro, şarkılarını söyleyebildiğin her pencere ev olur. Özgürleşirsin; artık DEVRİMCİ AVUKAT’SIN..