Filistin Sorunu

1. Filistinliler Kimdir?

Filistinlilerin tarihi kökenleri M.Ö 12. yüzyılda Anadolu, Kıbrıs, Suriye ve Mısır‘a saldıran, Mısırlılarla yapılan savaştan sonra da bugünkü Tel Aviv – Gazze Şeridi arasındaki bölgeye yerleşen “Filistililer” isimli bir deniz kavmine dayanmaktadır. Nitekim M.Ö 1150 yılında Mısır ve Asur kayıtlarında “Peleset” veya “Palashtu” isimleriyle bölgeye yerleşen bir kavimden bahsedilmektedir.Yunan Tarihçi Heredot M.Ö 5. yüzyılda yazdığı bir eserinde Fenike’den Mısır’a kadar olan sahil şeridinde yaşayan halkı  ”Palaistínē” olara tanımlamaktadır. Heredot tarihinde Filistinliler ayrı bir etnik grup olarak yer almazken, o coğrafi bölgede yaşayan ve Fenikeli olmayan herkes için kullanılan ortak bir isimdir.Her ne kadar Filistinlilerin “Ege” orjinli bir halk olduğu kabul edilse de, İsrail‘de yaşayan Araplar ve Filistinliler üzerinde yapılan genetik analizler bölgede yaşayan tüm halkların prehistorik dönemden akrabalar olduğunu gösteriyor. Bir çalışmaya göre, İsrail’de yaşayan Yahudiler’in yüzde 70′i ile Filistinli Müslümanların yüzde 82′sinin Y Kromozomları aynı kromozom havuzundan gelmekte.Yedinci yüzyıldan sonra başlayan İslam hakimiyeti ile Filistinliler de  İslam ile tanışmış ve Arap kültürünün etkisi altına girmiştir. Bugün Filistinlilerin büyük çoğunluğu Müslüman olsa da, Hristiyan ve Yahudi Filistinliler de bulunmaktadır.Toplam nüfusu 11 milyon olan Filistinlilerin 4 milyon 420 bin 549′u Filistin Devleti sınırlarında, 1 milyon 658 bin kadarı da İsrail Devleti içerisinde yaşamaktadır. Kalan nüfus başta Ürdün olmak üzere dünyanın bir çok ülkesine yayılmış durumdadır.

2. Basel Programı

1860 yılında Macaristan’da doğmuş, 1878’de ailesiyle Viyana’ya göçetmiş, bir hukuk doktoru olan Theodor Herzl, Mendhelsonn’un Haskala anlayışına sahip bir kişiydi. Yahudilerin dinsel ve kültürel aşırılıklarını törpüleyerek içlerinde bulundukları toplulukların kültürleri içerisinde erimesi gerektiği anlayışını savunuyordu. Nitekim kendisini bir Alman yazar olarak tanımlamaktaydı.Viyana’da yayımlanan Neue Freie Presse’in Paris muhabiri olarak görev yapmaktayken Yüzbaşı Dreyfus davasını izlemek her şeyi değiştirdi. Paranoyak devlet görevlileri ve anti semitik basının kışkırttığı halk kitlelerinin “Yahudilere ölüm!” çığlıklarıyla Paris sokaklarında dolaşmasından etkilenen Herzl Yahudilere yönelik önyargıların çok derine işlediğine ve bunların asimilasyon veya entegrasyon ile kırılamayacağına, Yahudiler ayrı bir devlet kurmadan Yahudilerin korunamayacağına kanaat getirdi.1896 tarihli  ”Yahudi Devleti” isimli kitabında Siyonizmin manifestosunu yazan Herzl, 1897 yılında Basel’de toplanan Birinci Siyonist Kongresi’nde Dünya Siyonist Örgütünü kurarak uluslararası örgütlenmenin ilk adımını attı. Aynı tarihte Basel Programı yayınlandı. Program şu maddelerden ibaretti:

Siyonistler Filistinde Yahudiler için halk nezdinde ve hukuk tarafından korunan bir yurt kurmayı hedefler. Bu amaca ulaşmak için Kongre şu hedefleri kabul eder.

1- Yahudi ziraatçiler, sanatçılar ve tacirlerin Filistin‘e yerleşmesinin desteklenmesi.
2- Çeşitli ülkelerin kanunlarına göre Yahudilerin yerel veya genel gruplar halinde bir Federasyon çatısı altında örgütlenmesi.
3-  Yahudi bilinç ve duygusunun güçlendirilmesi.
4- Siyonist amaçlara ulaşmak için gereken hükümet desteklerinin alınması için icap eden adımların atılması.”

Basel Programı ile Filistin’e bir yurt kurulması fikri Siyonistler tarafından kabul edildi.

3. Uganda Projesi

Basel Programı’nın yayınlanmasından sonra Theodor Herzl, Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu nezdinde temaslarda bulunsa da Filistin‘e yerleşilmesi noktasında herhangi bir destek alamadı.  Herzl, günlüğüne Abdülhamid’in devlete tabi olmayı kabul eden tüm Musevilere kapıları açmaya istekli olduğunu, fakat insanların yerleştirileceği bölgelere hükümetin karar vereceğini, Filistin hariç olmak üzere Mezopotamya, Suriye, Anadolu ve hemen hemen her yerde kolonileşmeye izin verileceğini yazmış ve yazısını, “içinde Filistin’in olmadığı bir imtiyaz!” diye bitirmişti.Herzl temaslarını Britanya Hükümeti ile devam ettirdi ancak işleri karıştıran Fransa oldu. Fransa herhangi bir Avrupa Devleti tarafından tek yönlü olarak Filistin’de bir Yahudi devletinin destekleneceği ilan edilecek olursa, Suriye kıyılarında demir atmış Fransız donanmasını harekete geçireceği tehdidini savurunca, Britanya Herzl’e Batı Afrika’daki kolonisi Uganda’ya (bugünkü Kenya) yerleşmelerini önerdi.Herzl teklifi kabul etti ancak gelen raporlar olumsuzdu, bölge vahşi hayvanlar, öldürücü böcekler ve pek dost görünmeyen Massailer’le meskûndu. 1904′te Herzl ölünce Uganda projesi rafa kalktı. Yerine gelen Weizmann işi sağlama alacak ve bir dönüm noktasına imza atacaktı.

4. Balfour Deklarasyonu

İsrail Devleti’nin kuruluşuna giden yolu açan ünlü Balfour Deklarasyonu 2 Kasım 1917 tarihinde Birleşik Krallık Dış İşleri Bakanı Arthur James Balfour tarafından Lord Walter Rotschild’e hitaben yazılan bir mektuptu. Mektupta şu ifadelere yer veriliyordu:

“Majestelerinin Hükümeti adına size bildirmekten mutluluk duyarım ki, Yahudi Siyonist emellere sempatiyi belirten ekteki deklarasyon kabineye sunulmuş ve kabul edilmiştir. Majestelerinin Hükümeti, Filistin’de Yahudiler için bir milli yurt kurulmasını uygun görmekte olup bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden gelenin en iyisini yapacaktır. Şurası açıkça anlaşılmalıdır ki, Filistin’deki Yahudi olmayan toplumların sivil ve dini haklarına ve Yahudilerin diğer ülkelerde sahip oldukları hak ve politik statülerine halel getirebilecek hiç bir şey yapılmayacaktır. Bu deklarasyonu, Siyonist Organizasyonun bilgisine sunarsanız müteşekkir olurum.”

Balfour Deklerasyonu’ndan üç hafta sonra İngiltere Osmanlı hakimiyetinde bulunan Filistin topraklarını işgal etti. Ancak deklerasyon ile ilgili önemli bir sorun ortada durmaya devam ediyordu. “Yurt kurmak” ne demekti? Bu bir “devlet kurmak” manasına mı geliyordu yoksa varolan topraklara yahudilerin yerleşim yapması anlamında mıydı? Bu sorulara cevap arayan Mekke Şerifi Hüseyin’e Britanya yetkililerinin verdiği açıklama “Yahudi yerleşimlerine sadece Arap nüfusun ekonomik ve politik özgürlükleri ile uyumlu olduğu sürece izin verileceği” yönünde oldu. Şerif Hüseyin bu çerçevede Filistin topraklarına Yahudilerin göç etmesine izin verdi.

5. Peel Komisyonu Raporu

29 Eylül 1923 tarihinde Filistin‘de bir Britanya Mandası kuruldu. Balfour Deklarasyonu da Manda anlaşmasına dahil edildi. Anlaşmanın 2. maddesinde, Filistin’de yaşayanların ırk ve din farkı gözetmeksizin vatandaşlık ve dinsel haklarının korunmasından söz ediliyordu. 4. Madde’de, Siyonist Organizasyon/ Yahudi Ajansı ‘yönetimi kontrol eden, ülkenin gelişiminde yer alan ve ona yardımcı olan kamusal bir yapı olarak tanımlıyordu. 5. Madde’de Filistin topraklarının bölünmezliği, parçalanmazlığı vurgulanıyordu. 6. Madde’de, nüfusun diğer bölümlerinin haklarını ve pozisyonunu zarar görmemek kaydıyla Yahudi göçünün uygun koşullarda gerçekleştirilmesini öngörüyordu. Özetle, Manda Anlaşması ile Balfour Deklarasyonu, uluslararası hukukun parçası haline getiriliyor, güvenceleri daha da geliştiriliyordu.Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Yahudi göçleri artınca, Filistinlilerle Yahudiler arasındaki çatışmalar da arttı. Hebron’da yaşanan olaylar bu çatışmaların zirvesi olara tarihe geçti, saldırılarda 67 Yahudi öldürüldü. Toplamda 133 Yahudi ve 116 Filistinli çatışmalarda hayatını kaybetti. Bölgeyi ziyaret eden Britanya Yüksek Komiseri John Chancellor “son bir kaç yüzyılda bundan daha korkunç olayların olduğunu sanmıyorum. Bu ülkeden öyle bıktım ve öyle iğrendim ki” demişti, “mümkün olan en kısa sürede burayı terk etmekten başka bir şey istemiyorum.”Britanya Manda Yönetimi Filistin’i yönetemez hale gelince Britanya Hükümeti bölgeye Filistin Kraliyet Komisyonu adıyla bir heyet gönderdi. Peel Komisyonu adıyla bilinen heyet hazırladıkları raporda bir dizi tespit yaptıktan sonra şu sonuca vardı:Bölge ‘Yahudi devleti’ ve ‘Arap devleti’ olarak ikiye ayrılacak. Üç semavi din için önemli olan Kudüs, Beytüllahim, Nasıra, Celile gibi bölgelerle, her iki toplum için de hayati önemi olan Akabe Körfezi’nin girişi Manda yönetiminde kalacaktı ama bu bölgeler her iki tarafa da açık olacaktı.Tarihsel olarak bir Arap şehri olarak nitelenen Yafa Arap devletine verilecek, böylece Arap devletinin Akdeniz’e açılması sağlanacaktı. Yahudi devletine ise Taberiye Gölü ile Akdeniz arasındaki şerit verilecekti. Komisyona göre paylaşmanın yapılabilmesi için bölgeler arasında Arap ve Yahudi nüfusların mübadelesi gerekiyordu.

Peel Komisyonu raporu ilk kez bağımsız bir Yahudi ve Filistin devleti kurulmasını öngördüğü için önemli olsa da Arap tarafının 1939 yılında planı reddetmesi nedeniyle hayata geçmedi.

6. 181 Nolu Birleşmiş Milletler Kararı

İkinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık 6 milyon Yahudi’nin Avrupa’da katledilmesi sonucunda Avrupa’nın Yahudiler için tehlikeli bir yer olduğu ortaya çıktı. ABD Başkanı Harry Truman birazcık da bu durum sebebiyle Britanya üzerinde baskı uygulayarak Filistin‘e göç limitlerinin kaldırılmasını talep etti. Bölgede bir türlü istikrar ve güvenliği sağlayamayan Britanya ise bu talep üzerine konuyu Birleşmiş Milletler‘e götürdü.O tarihte Filistin topraklarında yaklaşık 1 milyon 200 bin Arap ve 600 bin Yahudi yaşıyordu. Ancak paylaşılacak coğrafya çok küçüktü. Sonunda Filistin’i parça parça da olsa aşağı yukarı eşit iki parçaya bölen bir plan BM Özel Siyasi İşler Komitesi’ne sunuldu. Yüzölçümü bakımından bakıldığında bu durum Araplar için Peel Komisyonu’nun önerisinden çok daha geriydi. Ancak nüfus kombinasyonu bakımından Yahudilerin aleyhine durum vardı. Çünkü Yahudi devletinde 498 bin Yahudi’ye karşılık 407 bin Arap yaşayacaktı. Filistin devletinde ise 725 bin Araba karşılık sadece 10 bin Yahudi’nin yaşaması öngörülüyordu. Nüfusun geri kalan kısmı ise BM denetimindeki Kudüs bölgesinde kalacaktı. Kudüs’ten vazgeçmek, Yahudiler için de Araplar için de çok zordu.

Araplar duruma şiddetle itiraz ettiler ama Yahudi tarafı planı kabul etti.

BM Genel Kurulu’nda yapılan oylama sonucunda 33 kabul oyuna karşı 13 ret oyuyla 181 nolu BM kararı kabul edildi. ABD – Sovyetler Birliği ve Fransa‘nın “evet”, Türkiye’nin “hayır” dediği karar kapsamında Filistin, Arap ve İsrail devletleri arasında bölündü. Fakat yine karara göre Filistin’de kurulacak Yahudi ve Arap devletleri arasında ekonomik bir birlik kurulacak ve Kudüs Şehri de milletlararası statüye sahip olacaktı.

7. İsrail Devletinin Kuruluşu, El Nakba ve Arap İsrail Savaşı

14 Mayıs 1948 tarihinde David Ben Gurion başkanlığında Tel-Aviv’de toplanan Yahudi Milli Konseyi, saat 16.00′da İsrail Devleti’nin kuruluşunu ilan etti. ABD ve Britanya İmparatorluğu yeni kurulan devleti hemen tanıdılar.  15 Mayıs günü Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları da yeni kurulan İsrail Devleti’ne karşı savaş ilan etti. Arap İsrail savaşı yaklaşık 1 yıl sürdü. İsrail’in 75.000 kişilik bir ordusu olmasına ve beş Arap devletinin saldırısına uğramasına rağmen Araplar ağır bir yenilgiye uğradılar. İsrail savaşı kazanırken sınırlarını da genişletti, Filistin topraklarının dörtte üçünü ele geçirmesinin yanı sıra, Kudüs şehrinin de yarısının kontrolünü eline aldı. Filistin’de yaşayan 1 milyon Arap savaş nedeniyle göç etmek zorunda kaldı ve mülteciler meselesi ortaya çıktı.

Araplar 15 Mayıs 1948 gününü “El Nakba” ya da “Felaket” günü olarak anarlar.

1948 yılı boyunca Araplarla İsrailliler arasında yaşanan çatışmalar nedeniyle 700.000′in üstünde Filistinli yurtlarından oldu, yüzlerce Filistinli köy ve kasabası insansızlaştırıldı veya yok edildi. Nakba günü o dönemde yaşanan acıların her yıl anılmasına vesile olurken, 23 Mart 2011 tarihinde İsrail Parlamentosu tarafından alınan bir kararla hükümete Nakba gününü anan herhangi bir sivil toplum örgütüne yapılan devlet yardımlarını tek taraflı olarak kesme yetkisi verildi.

8. Altı Gün Savaşı

1964 yılında Ürdün’ün elinde bulunan Doğu Kudüs’te “Birinci Filistin Kongresi” toplanarak burada Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kurulması kararı alındı. Bu kuruluş kararının yanı sıra 33 maddelik Filistin Misakı da kabul edildi. Misak’a göre İngiliz Mandası altındaki Filistin toprakları Filistin’in anavatanı olarak kabul ediliyor, 1917′den önce Filistin topraklarında mukim Yahudiler de Filistinli olarak kabul ediliyordu. Misak’a göre 1947 yılında yapılan taksim ve İsrail Devleti’nin kuruluşu geçersiz sayılıyordu. Kongre’nin öngördüğü silahlı mücadeleyi yürütmek amacıyla gerillalardan oluşan bir askeri teşkilat olan El Fetih de kuruldu. 1966 yılında Suriye‘de yaşanan darbeden sonra, Baas rejimi El Fetih’i güçlü bir şekilde destekledi. Suriye topraklarından hareket eden El Fetih güçleri İsrail topraklarına saldırılara başladı.İsrail’in BM‘ye yaptığı tüm şikayetler semeresiz kalınca İsrail yönetimi “misliyle mukabele” stratejisini kabul ettiğini açıkladı. Buna göre İsrail El Fetih tarafından yapılan her saldırıya karşı mümkün olan en ağır silahlarla ve en ağır şekilde cevap vermeye başladı. Ocak – Nisan 1967 tarihleri arasında çatışmalar tank, top hatta uçakların katıldığı ağır bir noktaya doğru seyretti.16 Mayıs tarihinde Mısır güçleri 1956 yılından beri BM denetiminde olan Sina’ya girmeye başladılar. Şarm El Şeyh ve Gazze‘de bulunan BM güçlerinin çekilmesini istediler. 19 Mayıs tarihinde BM askerleri bu noktalardan çekilince Mısır bu bölgenin kontrolünü aldı.26 Mayıs tarihinde Mısır Başkanı Cemal Abdül Nasır yaptığı bir konuşmada “Eğer savaş gelecek olursa, bu topyekün bir savaş olacaktır. Hedefimiz İsrail’i tamamen yok etmektir” diyecekti.

Mısır 30 Mayıs’ta Ürdün ile bir savunma anlaşması imzaladı. 4 Haziran’da Irak bu anlaşmaya taraf olarak katılırken Nasır bir konuşma daha yapıyor “Savaşın başlamasını şiddetle arzu ediyoruz, bu savaş bütün dünyaya Arapların da İsrail’in de ne olduğunu anlatacaktır” diyordu.

5 Haziran 1967 günü saat 7.30′da İsrail uçakları Mısır, Suriye ve Ürdün havaalanlarını bombalamaya başladı. Mısır’a yapılan saldırıda İsrail uçakları Mısır radarlarına yakalanmamak için Akdeniz üzerinden çok alçakta uçuş yaparak Mısır’ın batı sınırına ulaştılar ve saldırılar batıdan gerçekleşti. 16 Mısır havaalanı kullanılamaz hale geldi. 280 Mısır uçağı, 52 Suriye uçağı ve 20 Ürdün uçağı tamamen tahrip edildi. Hava üstünlüğünü eline alan İsrail sonraki günler Arapların kara birliklerine karşı da büyük bir üstünlük kurdu. İsrail 3 gün içerisinde Sina’yı ele geçirdi, 7 Haziran akşamı İsrail Birlikleri Port Tevfik’e kadar ulaştı. Mısır 8 Haziran günü İsrail ile ateşkesi kabul ederek İsrail kuvvetleriyle barış yapmak zorunda kaldı.

Ürdün 7 Haziran günü Nablus muharebesini kaybedip Batı Şeria’yı kaybetmesini takiben İsrail ile ateşkesi kabul etti.

İsrail Kuzey’de Suriye karşısında da büyük bir üstünlük kurdu. İsrail birlikleri Golan tepelerini ele geçirmesinin arkasından Şam’a doğru harekatlarına devam ettiler. 10 Haziran günü Sovyetler Birliği ABD‘ye İsrail’in askeri harekatı durdurulmazsa “askeri harekat” da dahil gerekli tedbirleri alacağını bildirdi. Aynı tarihte İsrail Birlikleri Şam’a 65 km mesafedeki Kuneitra’ya girmiş bulunuyoordu. ABD’nin müdahalesiyle İsrail birlikleri burada durdu ve saat 16.30′da İsrail ile Suriye arasında ateşkes ilan edildi. Böylelikle 6 gün savaşları bitmiş oldu.

Savaşın sonunda bir Arap askeri gücü kalmadı.

Mısır 80 – 100.000 kişilik bir askeri kuvvet kullanmasına rağmen hiçbir şey yapamamış, 800 kadar tankını kaybetmiş, 100′den fazla kullanılabilir durumda olan SSCB yapımı tank da İsrail‘in eline geçmişti. Toplamda 441 Arap uçağı yok edildi. Arap ordusu bütünüyle çöktü.İsrail sınırlarını dört kat arttırdı. Gazze ve bütün Sina yarımadası İsrail’in eline geçtiği için İsrail Süveyş kanaılına dayandı ve güneyde de Şarm El Şeyh’i alarak Tiran boğazının kontrolüne sahip oldu. Gazze de İsrail’in eline geçti. Doğuda Şeria nehrine kadar tüm toprakları Ürdün’den alarak bu bölgenin de kesin kontrolüne sahip oldu. Bu sırada Doğu Kudüs de İsrail’in eline geçti ve 2000 yıldan beri ilk kez yahudiler Kudüs’ün tek hakimiydi. Kuzeyde İsrail Golan tepelerini alarak kendisi için gereken güvenlik hattını da oluşturmuş oldu.Bütün bunlara rağmen, SSCB’nin diplomatik girişimleri ile konu BM‘ye taşındı. 4 Temmuz günü Pakistan’ın teklif ettiği Türkiye’nin de desteklediği bir karar teklifi Genel Kurulda kabul edildi. Karar İsrail’i Kudüs’ün statüsünü değiştirebilecek her türlü tedbirden kaçınmaya davet edior ve bu gibi tedbirlerin hukuken geçersiz olacağını hatırlatıyordu. Bu kararı takiben Güvenlik Konseyi 22 Kasım 1967 tarihli kararını alarak İsrain’in son savaşta işgal ettiği topraklardan çekilmesini kabul etti. İsrail 242 sayılı kararın 3. maddesine dayanarak bir müzakere masasına oturulmasını ve güvenlikli ve tanınmış sınırlarının tespitini istedi. Bu tarihe kadar da görüşünü devam ettirdi.

9. Yom Kippur Savaşı

Yom Kippur, yani “Kefaret Günü”, Yahudilerin en önemli dini bayramı. 1967′deki savaşta kaybettikleri toprakları diplomatik yollardan geri alamayan Mısır ve Suriye, 1973′teki Yom Kippur bayramı sırasında İsrail‘e karşı taarruza girişti. Bu çarpışmalar, Ramazan Savaşı diye de anılır.Başlangıçta Mısır ve Suriye, Sina ve Golan Tepeleri’nde ilerleme kaydettiler. Üç hafta süren çarpışmalar sonunda bu durum değişti. İsrail neticede bazı yerlerde 1967′deki ateşkes hattının da ötesine geçti.İsrail güçleri Golan Tepeleri’ni aşarak Suriye içinde ilerlemeye başladı. Gerçi sonradan bu toprakları bıraktılar. Mısır’da da, İsrail güçleri toprak kazandılar, Süveyş Kanalı’nın batı yakasına geçtiler.ABD, Sovyetler Birliği ve BM, diplomatik müdahalelerle ateşkes anlaşmasına varılmasını sağladı.

Mısır ve Suriye, toplam 8 bin 500 asker kaybetti. İsrail’in can kaybı ise 6 bindi.

Savaş sonunda İsrail, askeri, diplomatik ve ekonomik destek açılarından ABD‘ye daha da bağımlı hale geldi. Savaşın hemen ardından Suudi Arabistan, İsrail’i destekleyen ülkelere petrol ambargosu başlattı. Petrol fiyatları bütün dünyada hızla yükselirken küresel nitelikte bir ekonomik kriz baş gösterdi ve ambargo Mart 1974′e kadar sürdü.Ekim 1973′te, BM Güvenlik Konseyi, 338 sayılı kararı aldı. Bunda, taraflardan, bir an önce çarpışmaları durdurmaları ve müzakerelere başlamaları isteniyordu.

10. Mısır – İsrail Barışı

19 Kasım 1977 tarihinde Mısır Devlet Başkanı İsrail‘e uçup İsrail Parlamentosu Knesset’te bir konuşma yapınca dünya şaşkına döndü. Daha dört yıl önce Yom Kippur Savaşı’nı başlatan Mısır Başkanı şimdi bir güvercine dönüşmüştü. 1978 yılında yapılan Camp David görüşmelerinden sonra 1979 yılında Enver Sedat ile İsrail Başbakanı Menachem Begin arasında bir barış anlaşması akdedildi. Anlaşmaya göre devletler karşılıklı olarak birbirini tanıyacak, 1948′den beri süregiden savaş kalıcı olarak son bulacak, ilişkiler normalleşecek ve İsrail Sina yarımadasında işgal ettiği topraklardan çekilecekti. Mısır İsrail’i tanıyan ilk Arap devleti olurken, Arap devletleri de Mısır’ı boykot kararı aldılar. Enver Sedat 1981 yılında yapılan bir suikast ile öldürüldü.

11. İsrail’in Lübnan’ı İşgali – Sabra ve Şatilla Katliamı

İsrail, Lübnan sınırına yakın yerleşim birimlerini saldırılardan korumak amacıyla bu ülkenin güneyine asker soktu. Ama Savunma Bakanı Ariel Şaron orduyu başkent Beyrut’a kadar götürdü; FKÖ’yü bu ülkeden çıkardı.İsrail birlikleri Beyrut’a ağustos ayında vardı. Yapılan ateşkes anlaşması uyarınca FKÖ milisleri çekilince, Filistin mülteci kampları savunmasız kalmıştı.İsrail güçleri 14 Eylül’de Beyrut etrafında birikirken, Hıristiyan Falanj milislerin lideri Beşir Cemayel, başkentteki karargahında bir bombanın patlamasıyla öldü. Ertesi gün İsrail ordusu Batı Beyrut’u işgal etti.16 Eylül’den 18 Eylül’e kadar, İsrail’le ittifak yapan Falanjistler, Sabra ve Şatilla kamplarında yüzlerce Filistinliyi öldürdü. Neredeyse bir asrı bulan Ortadoğu mücadelesindeki en katlı katliamlardan biriydi bu. Şaron, savunma bakanlığından başka bir göreve geçmek zorunda kaldı. Çünkü 1983′te İsrail’de yapılan bir soruşturma, onun katliamı önlemek için harekete geçmediğine hüküm vermişti.

12. İntifada

1987 yılında Filistinliler İsrail İşgaline karşı kitlesel ayaklanmalara başladılar. Gazze‘de protestolar, sivil itaatsizlik eylemleri, genel grevler ve boykot ile başlayan İntifada, daha sonra Batı Şeria’ya da yayıldı. İsrail ordusunun orantısız ve aşırıya kaçan güç kullanımı nedeniyle İntifada’nın sürdüğü 1993 yılına kadar binlerce Filistinli hayatını kaybetti. Ancak İsrail başarıya ulaşamadı. Bu dönemde Filistin Ulusal Konseyi 1988 yılında Cezayir’de toplanarak 1947 tarihinde kabul edilen BM Kararında yer alan “iki devletli yapı”yı kabul etti. Kararda aynı zamanda BM’nin 242 sayılı kararında belirtilen müzakere isteği de dile getiriliyordu. ABD Filistin Kurtuluş Örgütü’nün bu kararını kabul edip görüşmelere başlasa da İsrail “terörist” olarak kabul ettiği Filistin Kurtuluş Örgütü ile müzakereleri reddetti.

13. Filistin Ulusal Yönetimi

1993 yılında yapılan Oslo Barış Görüşmeleri sonucunda 1994 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü öncülüğünde Filistin Ulusal Yönetimi kuruldu. 1 Temmuz 1994 tarihinde Yaser Arafat Filistin topraklarına geri döndü. Filistin Kurtuluş Ordusu İsrail birliklerinin boşalttığı topraklarda konuşlandırıldı. Filistin Ulusal Yönetiminin Başkanı olarak Yaser Arafat seçildi ve 1996 yılında yapılan seçimler de bunu tescil etti. Gazze ve Batı Şeria’nın idaresini üstlenen yönetim, bağımsız bir devlet olarak tanınmak için başvurularına devam etti. 2012 yılında Filistin Devleti tam üye olmayan gözlemci devlet olarak BM tarafından kabul edilirken 2013 yılından beri de kendisini “Filistin Devleti” olarak tanımlamaktadır.

14. El Aksa İntifadası

M.Ö 957 yılında Tapınak Dağı’nda Hz. Süleyman tarafından yapımına başlanan “Bet Amikdaş”  tek tanrı Yahwe’ye adanan ve  aynı zamanda Ahit Sandığı‘nın da korunduğu Yahudiler için kutsal bir mekandır. Babiller ve Romalılar tarafından iki kere yıkılan tapınağın bugün ayakta kalan tek duvarı da “Ağlama Duvarı” adıyla bilinen Batı Duvarıdır. Ortodoks Yahudi inanışına göre Mesih geldiği zaman Tanrının inayetiyle Bet Amikdaş tekrar inşa edilecekken İbn-i Meymün’e ve takipçilerine göre Bet Amikdaş’ı inşa etmek Yahudilerin temel görevlerinden biridir.Bir zamanlar Bet Amikdaş’ın bulunduğu tapınak alanında bugün İslam için kutsal kabul edilen iki önemli yer vardır. Bunlardan bir tanesi tapınağın diğer duvarı üzerinde yükselen ve M.S 691 yılında Halife Abdülmelik tarafından yaptırılan Kubbetül Sahra, diğeri de Hz. Ömer tarafından Hz. Muhammed’in Burak isimli bir atla göğe yükseldiği yere yaptırılan Mescid-i Aksa‘dır. Bu iki kutsal yapı yıkılmadan Bet Amikdaş’ın tekrar inşa edilmesi de mümkün değildir.2000 yılında aşırı milliyetçi Ariel Şaron’un Mescid-i Aksa’ya yaptığı ziyaretin ne manaya geldiğini bu kısa açıklamayla daha net olarak görebiliyoruz. Yahudi İnanışına göre kutsal olan bu bölgeye bir Yahudi’nin girmesi Bet Amikdaş’ın yeniden inşası yolunda atılmış bir adımken, Müslümanlara göre kutsal mekanlara yönelik bir saldırı ve provokasyondan başka bir anlam ifade etmez. 28 Eylül tarihinde Ariel Şaron’un yapmış olduğu ziyaret de bu bağlamda Filistinlileri tahrik etmiş ve El Aksa İntifadası adıyla bilinen ayaklanma başlamıştır.

İkinci İntifadanın iki önemli sonucu oldu.

Birincisi, Ehud Barak döneminde başlayan barış umudu da tamamen son bularak, İsrail toplumunda da radikal sağ politikaların daha fazla zemin bulmasının yolu açıldı. 6 Şubat 2001 tarihinde yapılan seçimleri Ariel Şaron kazanırken, 90′lı yıllarda genel kabul gören “barış için toprak” politikaları da tarihe gömüldü.Şaron, Filistinli militanlara karşı suikastlar, hava saldırıları ve Filistin idaresindeki topraklara düzenlenen baskınların ağır bastığı politikasını şiddetlendirirken, yükselen can kayıpları Filistin tarafının da daha savunmacı ve radikal bir anlayışa doğru evrilmesine neden oldu. İntihar saldırılarının arttığı bu dönemde Hamas gittikçe güçlenmeye başlayacak, Yaser Arafat’ın vefatından sonraki dönemdeyse artık Gazze‘de güçlü bir aktör olarak siyaset sahnesinde yerini alacaktı.

15. Hamas – El Fetih Savaşı

Hamas 1987 yılında Gazze‘de başlayan ilk İntifada sırasında Müslüman Kardeşlerin ideolojik kollarından biri olarak kuruldu. Kurucusu Şeyh Ahmed Yasin tarafından beyan edildiği üzere örgütün kuruluş amacı Filistin‘in İsrail işgalinden kurtarılması ve bugünkü İsrail, Batı Şeria ve Gazze bölgesinde bir İslam Devleti kurulması olarak tanımlandı. Ancak 2009 yılında Halid Meşal tarafından bu konudaki amaç revize edilmiş, Doğu Kudüs’ün başkenti olduğu 1967 sınırlarındaki bir Filistin Devleti’nin de kabul edileceği Hamas tarafından beyan edilmiştir. Hamas ile El Fetih arasındaki ilk ayrım Oslo Barış Görüşmeleri sonucunda ortaya çıktı. El Fetih Oslo görüşmelerinden sonra askeri harekatları kınarken, Hamas intihar bombalı eylemler dahil İsraile yönelik her türlü saldırının yapılması gerektiği görüşündeydi. Uluslararası toplum da Filistin’in tek temsilcisi olarak Filistin Kurtuluş Örgütü’nü görürken, Hamas’ın Filistin Ulusal Yönetimi’ne katılması da engellendi. 2004 yılında Arafat’ın hayatını kaybetmesinden sonra, Hamas ile FKÖ arasındaki ayrım da derinleşti.2006 yılında Hamas’ın seçimlerde zaferle çıkmasından sonra Hamas açıkça İsrail’i tanımayı, şiddete başvurmamayı ve daha önce yapılan anlaşmaları tanımayı reddedince İsrail, Rusya, ABD, AB başta olmak üzere bir çok batı devleti ve bazı arap ülkeleri Filistin’e yönelik tüm uluslararası yardımların yasaklanması yönünde harekete geçtiler. Hamas memurların maaşlarını bile ödeyemez hale gelince El Fetih ile arasındaki gerginlik daha yüksek bir seviyeye çıktı.10 Haziran – 15 Haziran 2007 tarihleri arasında Hamas üyeleri Gazze’de faaliyet gösteren El Fetih yetkililerinin tamamının görevlerine el koydu. Yaşanan çatışmalarda 118 Filistinli öldürüldü, 550′nin üzerinde Filistinli yaralandı. 14 Haziran tarihinde Mahmud Abbas mevcut hükümetin lağvedildiğini açıkladı ve Hamas’ın politik lideri İsmail Haniye’nin görevine son verildi.Bu hareketle birlikte Filistin de facto olarak iki bölgeye ayrıldı. Hamas Gazze’nin hakimiyetini eline alırken, El Fetih de Batı Şeria’nın idaresine devam etti.O tarihten sonra Hamas ile El Fetih arasında yeniden barışa yönelik bir çok anlaşma yapılmış olsa da bu anlaşmaların hiçbiri gerçek manada hayat bulmadı.

Bu kapsamda 23 Nisan 2014 tarihinde Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile Hamas Siyasi Lideri İsmail Haniye arasında yapılan anlaşma kapsamında birleşik bir hükümetin 5 hafta içerisinde hayata geçirileceği ve 6 ay içinde seçimlere gidileceği yönünde kararlar alındı.

2 Haziran 2014 tarihinde İsmail Devlet Başkanı Mahmud Abbas yeni teknokratik hükümeti kabul etti. Birleşik bir hükümet için yapılması planlanan seçimler ise İsrail’in Gazze saldırısının gölgesinde tarih bekliyor.

Bugünkü Durum

Bugün Filistin‘in kaderi belirsizliğini koruyor.Her ne kadar Filistin Devleti BM tarafından 29 Kasım 2012 tarihinde gözlemci devlet statüsünde tanınmış ve BM üyesi 193 ülkenin 134′ü tarafından bağımsız bir devlet olarak kabul edilmişse de hukuki varlığının tam olarak tescili gerekiyor.Filistin sorununa kalıcı barış getirecek çözüme de henüz çok uzağız. İsrail gittikçe alanını genişletip, Filistin’in yaşam damarlarını keserken iki devletli bir çözümün hayata geçip geçmeyeceği belirsiz.Ancak bir şeyi biliyoruz, Filistin’e barış gelmeden Ortadoğu’da asla barış olmayacak. Ortadoğu’da barış olmadan dünya da barış yüzünü görmeyecek.