Irak’ın Mezhepçilik Kâbusu

ABD’nin Irak’ı işgali dönemindeki Baas’ı silme programının genel etkisi, Sünnileri ötekileştirmek oldu. Maliki ise bugün Irak siyasetinin en kutuplaştırıcı ismi haline gelmiş durumda; onun liderliğinde ülkenin ilerleme kaydetmesi son derece düşük görünüyor.

Irak’ın kuzeybatı vilayetlerinin militan nitelikli Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) tarafından ele geçirilmesiyle birlikte, ülkenin sorunlu tarihinde son derece ürkütücü yeni bir sayfa açılmış oldu. IŞİD güçleri, birkaç gün gibi kısa bir süre içerisinde Anbar, Ninova ve Selahaddin gibi vilayetleri kontrolü altına alarak, merkezi hükümetin Sünni nüfus ağırlıklı bölgelerde otorite sahibi olmadığını doğrulayan bir zafer elde etti. Örgütün cihat yanlısı ideolojisi düşünülürse, Irak’ın mezhepçi siyasi kültüründeki tüm sıkıntılara çare olma iddiasındaki “Sünni açılımının” kapsamı kısıtlı olacaktır.

IŞİD, diyaloğa açık bir grup değil. Örgüt yönetimi, Sünni Arap dünyasının pek çok köşesinde ifade edilen, Şii Müslümanların mürtet oldukları, İslam dinine ihanet ettikleri ve bu yüzden de (İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte) en kötünün de kötüsü mertebesinde oldukları görüşünü savunuyor. Bu da, ABD’nin hem IŞİD’e tepkisini askeri olarak ortaya koymaya, hem de Irak’ın ötesine de ulaşacak siyasi bir yanıt vermeye ihtiyacı olduğu anlamına geliyor. Şu noktada en büyük ihtiyaç, gittikçe daha tehlikeli bir hâl alan Sünni-Şii çekişmesine karşı bölgesel bir yaklaşım.

11 yıl önce ABD öncülüğünde gerçekleşen Irak işgalinin esas günahının, Saddam Hüseyin’in Baas Partisi ile ilişkili herkesi temizleme, yani kısaca “Baas’ı silme” gayreti olduğunu da hatırlamakta fayda var. Bu karar, 2003′teki işgali takip eden yıl içinde, diğer bir deyişle, Irak hâlâ tamamen ABD egemenliği altındayken alınmıştı; Iraklı Şii ya da Sünni yetkililerin konuyla neredeyse hiçbir alakası yoktu.

“Irak’a bir Nelson Mandela lazım” sözünü sık sık duyuyoruz. Aynı şeyi o dönemdeki ABD’li politika belirleyiciler için de söylemek mümkündü. Dönemin ideolojik yaklaşımlı Amerikan siyasi çevrelerinde, Baas’ın silinmesi, menfur bir ideolojinin kökünü kurutma yönünde kararlı bir adım gibi anlaşılıyor; İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’dan Naziliğin silinmesine benzetiliyordu.

“Obama, askeri eylemlerin siyasi adımlarla tamamlanması gerektiğini söylemekte haklı. Maliki, üçüncü dönem hükümetin başında olmayacağına söz vererek iyi bir başlangıç yapabilir.”

Christopher R. Hill

Ancak Baas’ı silme gayreti, Baasçılık ile ilgisi olan herkesin hedef alındığı bir sürece dönüştü ki, bu, Almanya’da işgal orduları tarafından yapılmaya çalışılanın çok ötesinde bir şeydi. Saddam’ın yarattığı muazzam iltimas sistemi göz önüne alındığında, ilkokul müdürleri bile Baasçı kategorisine giriyordu. Bazı Şiiler, özellikle de laikler, Saddam’ın sisteminde hayatta kalabilmek için Baas Partisi’ne katıldıysa da, Baasçılık, Sünni azınlık iktidarı için bir tür laik kılıf olarak algılanıyordu ki, bu yaygın ve doğru bir kanı idi.

Nitekim, bu Baas’ı silme programının genel etkisi, Sünnileri ötekileştirmek oldu. Sünnilerin bu sürece tepkisi ise, İslamcılara fiilen desteğe dönüştü.

Bugün geldiğimiz nokta bu. Iraklı siyasi partiler, genel olarak mezhepçi örgütlenmeler. Şiiler Şiilere, Sünniler Sünnilere oy veriyor. Elbette istisnalar da yok değil. Nisan ayındaki genel seçimlerden sonra, Başbakan Nuri Maliki’nin bir dönem daha koltuğunda kalma ihtimalinden pek de memnun olmayan Şiiler de var; ancak söz konusu kesim, bunu önlemek için seçimlerde Sünni partilere oy vermeye de hazır değildi.

ABD Başkanı Barack Obama, askeri eylemlerin siyasi adımlarla da tamamlanması gerektiğini söylemekte haklı. Maliki, üçüncü dönem hükümetin başında olmayacağına söz vererek iyi bir başlangıç yapabilir. Maliki, Irak siyasetinin en kutuplaştırıcı ismi haline gelmiş durumda; onun liderliğinde ülkenin ilerleme kaydetme şansı son derece düşük görünüyor.

Ancak Irak’ın Arap komşularının, Irak’ta Şii bir hükümeti kabullenmeye ikna edilmesi için çok daha ortak bir çaba gerekiyor. Irak’taki Arap nüfus içinde (yani nüfusun kabaca yüzde 20′sine tekabül eden Kürtleri katmazsak), Şiiler sayıca Sünnilerin üç katı. Siyasi kimliğin – en azından şu anda – mezhep kimliğine dayalı olduğu bir ülkede, çoğunluk iktidarı da Şii iktidarı demek oluyor.

Gelin görün ki, Sünni Arap dünyasının geri kalanı, bu demografik gerçeği sindirmekte zorlanıyor. Suudi Arabistan gibi pek çok ülkede huzursuz Şii azınlıklar mevcut. Bahreyn’de ise gergin bir Şii çoğunluk var.

Fakat IŞİD’in temsil ettiği türden bir aşırıcılık tüm Sünnileri kaygılandırmalı. Irak’taki Sünni İslamcılar tarafından düzenlenen bombalama ve suikast eylemleri esasen Şiilere yönelik olsa da, bu tür saldırıların çoğu, hükümeti desteklediğinden şüphelenilen Sünnileri de hedef alıyor. Üstelik Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin, Suriye’deki Sünni ayaklanmasını desteklemek için sağladığı silah ve diğer yardımların büyük bölümü, şu anda aşırılık yanlılarının elinde. Anlaşılan o ki, Suriye’deki ılımlı isyancıları silahlandırmak, özde değil, sözde kolay.

Bugün Irak’ta yaşananlar, bölge çapındaki mezhep şiddeti örgüsünün bir parçası. İster ABD’nin 11 yıl önceki Irak işgali, ister genellikle yanlış anlaşılan Arap Baharı tarafından tetiklenmiş olsun, mezhepçilik hâlâ yaşıyor ve IŞİD örneğinde, buna ABD’nin 11 Eylül 2001′den bu yana kararlılıkla mücadele ettiği türden bir terör de eşlik ediyor. Bu bağlamda, Amerika ve Batı’nın, mezhepçi çekişmelerin doğrudan – sadece Irak özelinde değil, bölge genelinde – üzerine gidecek bir politikaya ihtiyacı var.

ABD’nin Doğu Asya’dan sorumlu eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Christopher R. Hill, Irak, Güney Kore, Makedonya ve Polonya’da büyükelçilik görevinde bulundu. ABD’nin Kosova özel temsilcisi, Dayton Barış Anlaşmaları’nda arabulucu, 2005-2009 yılları arasında Kuzey Kore ile yapılan görüşmelerde ise ABD’nin başmüzakerecisi olarak görev yapan Hill, halen Denver Üniversitesi Korbel Uluslararası Çalışmalar Fakültesi’nin dekanlığını yürütmektedir.

Bu makalenin ilk nüshası Project Syndicate tarafından yayımlanmıştır.