1789 Fransız Devrimi’nin Bıraktığı Tohumlar..

gezis (2) Dünyayı çağdaşlığa doğru çekerek değiştiren iki      farklı yıl, simge haline gelmiş iki tarihten söz edilse, biri 1789, diğeri 1968 olabilir. Her ikisinin de merkezi Paris olarak bilinir.
1789 aslında kadın hareketinin de, eşitlik,özgürlük ve kardeşlik simgeleriyle ırkçılık karşıtlığı ve baskı rejimlerine karşı savaşmanın da temeliydi. 19 ve 20. yüzyıl yine büyük savaşlarla geçti. Ancak 1789’un özgürlükçü ve mücadeleci ruhu hep gelişerek sürdü, beş kıtaya yayıldı.

2. Dünya Savaşı’nda Nazizm ve Hitler’in sözde iyi kalpli kapitalist burjuva bir bloğun savaşıyla yenilmiş olmasının getirdiği özgüven ve iyimserlik, adım adım yerini toplumun aydın ve genç kesimlerinde bir tepkisel bilinçlenmeye bıraktı. Kapitalizmi taşıyan ayaklar, sanıldığı kadar tozpembe bir dünyayı işaret etmiyorlardı.

PARİS VE PRAG’IN ÇELİŞKİLİ 68’LERİ

İşçi ve işsizlerin tepkiselliği, aydınlar ve yazarların analizleri dışında, lise ve üniversite öğrencilerinin büyük çıkışları dünyayı değiştiren yıl olarak bilinen 1968’in en büyük itici gücü olacaklardı. “Devrim” kapitalizmi, belki de en az ürktüğü uysal lise binalarından başlayarak tehdit haline gelmişti. “Kızıl Rudy” Batı Almanya’da, bir başka Alman “Kızıl Dany” lakaplı Daniel Cohn Bendit Fransa’da hareketlerin simgesi haline geliyorlardı.

Çekoslavakya’nın “Prag Baharı” ise, 1968 yazında Sovyet tanklarının, fazla özgürlükçü buldukları Çek lider Alexander Dubçek’i durdurmaları ve Prag’a kanlı bir giriş yapmalarıyla son buldu.
Paris’in Mayıs 68’i solla sağı karşı karşıya getiren “geleneksel” sayılabilecek bir çatışmaydı. Prag olayı ise solla solu, kendi içinde bir çarpışmaya taşımış olacaktı.

Türkiye coğrafyası, bu iki “evrensel” tarih, yani 1789 ve 1968 arasında yer alan yıllarda iki kere büyük değişimler yaşadı. Atatürk’ün kurduğu ve Fransız ihtilalinden de esinlenen Cumhuriyet ile gelen büyük siyasal hukuki yapı değişiminin yanı sıra 1923, dünyanın en büyük kültür devrimlerinden biri olarak tarihe geçti.
2. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda, “Soğuk Savaş” dünyayı iki kutba ayırdı. Bu emperyalizmin dünyayla olan hesaplaşmasının başlangıç yıllarıydı ve Türkiye de bundan nasibini aldı. İktidarını dinsel sömürüye dayandıran ve Türkiye’yi “Küçük Amerika” yapma iddiasıyla Menderes’in Demokrat Parti’si, yobazlık ve faşizmi birleştirerek ortaya bir diktatorya modeli çıkardı, demokratik tüm odakları ablukaya aldı.

TÜRKİYE 68’İNİN EVRENSEL KAHRAMANI: DENİZ GEZMİŞ

Türk sol gençliği için Che Guevara neyse Deniz Gezmiş de odur. Gerek kimliği, gerek gücü, gerek doğal liderlik kapasiteleri ile yaşarken de bir efsaneydi. Bu yüzden iktidarın egemen güçleri, onun karşısında kendilerini güçsüz hissediyorlar, Gezmiş’in halkın gözünde taşıdığı güçlü sembolik imaj karşısında paniğe düşüyorlardı. İÜ’deki eylemlerde sivrilen Deniz Gezmiş, 1968’de Samsun’dan Ankara’ya ilk “Mustafa Kemal Yürüyüşü”nü arkadaşlarıyla örgütleyerek önemli bir Kemalist çıkış yapmış, ardından da mücadelesini sertleştirmişti.

Hem dincileri hem ABD’yi hem de bozuk düzeni hedef alan bu kavganın çarpıcı anları arasında Dolmabahçe’de 6. Filo “genç Türk devrimci öğrenciler tarafından” mensuplarının “denize dökülmesi”, Amerikan elçisi Kommer’in makam arabasının ODTÜ’de yakılması gibi eylemler vardı. Türk 68 hareketi ve onun öncülüğünü yapan gençlerin ne kadar idealist, mücadeleci ve gözü pek oldukları, dünyanın çıbanlarını nasıl erken teşhis edip yaranın üstüne kendi yaşamlarını hiçe sayarak gitmiş oldukları ortadadır.

Fakat dünya 68 hareketini değerlendiren kitap, film ve simgeler arasında, Kızıl Rudy, Kızıl Dany, Dubçek, Sartre Paris sokakları, Çekoslovakya gibi tüm isim ve olaylar öne çıkarılırken, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya gibi Türk öğrenci ve eylem liderlerinin es geçilmesi, Batı’nın bu konuda da (!) benmerkezciliği gülünç boyutlara taşıdığının bir kanıtıdır. Başta Deniz olmak üzere, tabii ki bu isimler aslında dünya 68’i için birer evrensel değerlerdir. Batının ise bunu kendi başına algılaması düşünülemez.

Yaşarken de Türkiye’de olağan dışı bir karizma ve efsaneye sahip olan Deniz’in gücünün farkında olup, onu her ne pahasına olursa olsun, öldürülmesi gerektiğini söyleyen malum dış mihraklar da kesin olmuştur. Che’yi yok etmek için Bolivya’ya ajanı Felix Rodriguez’i yollayan CIA, dünyanın en kaypak bölgesinde, Deniz’in infazına erteleme-affedilme şansını tanıyacak mıydı?
Yıllar sonra “Hatırla Sevgili” dizisinde bu sahneyi tekrar seyrederken Gezmiş’i oynayan genç aktör Barış Koçak’ın bu sahnede ne kadar başarılı olduğunu gördüm ve mutlu oldum. Deniz efsanesini önümüzdeki yıllarda kim bilir daha kaç farklı aktör başarıyla canlandıracaktı?

Deniz’le büyük ihtimalle o yıllarda Beyoğlu’nda yollarımız kesişmiştir. Belki aynı muhallebici, belki aynı sinema veya dönerci… Ama sonuçta, o yıllardan bir resmi tanışıklığımız, ortak hatıramız yok. Birbirimizi yalnız basından tanıyan iki insandık ve aramızda on yaş vardı. 1971 yılında, Deniz, yaşayan bir efsane iken ondan etkilenmiş, onun ve öğrenci olaylarının bazı desenlerini çizmiştim. İdamların haberini 1972 baharında Paris’te açtığım sergide ressam ağabeyim Kayhan Keskinok ve annemle beraber almıştık. Korkunç ve unutulmaz bir üzüntüydü.

Son 15 yılda sırayla Deniz’in avukatı Sayın Halit Çelenk ve değerli eşi Şekibe Hanım’ı, Deniz’in babası rahmetli Cemil Bey ve annesi Mukaddes Hanım’ı, ağabeyi Bora ve kardeşi Hamdi’yi yakından tanıma ve herbiri ile dost olma fırsatım oldu. Gerek 1997 yılında açtığım“68’li Yıllar” sergime, gerek 2008 yılındaki “Bir Rüzgarın Arkeolojik Kazısı” çalışma atölyesine her birinin yaptıkları katkılara ne kadar teşekkür etsem azdır. 2011 de kaybettiğimiz Çelenk, ömrü boyunca Deniz’in Parka’sını yalnız bana emanet etmiştir. Bu, hayatta aldığım en büyük onurdur.
“1968” olarak dünyada kayda geçen rüzgar böylece Küba’da başlayıp, Ankara’da acı bir bahar günü Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamları ile son buldu.

1968 RUHUNA BUGÜNÜN DÜNYASINDA FAZLASIYLA İHTİYAÇ VAR
1968’le simgeleşen özgürlük, devrim, adalet ve aşk dünyası, tabii ki 1970’lerde de, 1980’lerde de, günümüze kadar uzanan süreçte, hep emperyalizm ve onun örgütlediği kökten dincilik ve faşizm baskılarıyla mücadeleye mecbur kaldı. Günümüzde süregelen köktendincilik ve yeşil kuşak teorisinin uzantısı olan emperyalist kapitalizm, neo-liberalizm ve ılımlı İslam ve projeleri hep aynı çizginin devamıdır ve mücadele hattı bugün de şiddetlenerek sürmektedir.

ABD’nin, Vietnam macerasını bile solda sıfır bırakan Irak Çıkartması, Batı için utanç abidesi bir katliama dönüşmüştür. Böyle bir ortamda, milyonlar dünyada savaşı durdurmak için yola düştüklerinde eksik kalan yönleri, arzu değil, 1968 ateşidir.
Emperyalizm, faşizm ve teokratik dogmalardan beslenen her türlü savaşçı ve totaliter rejim yanlısının egemenliğini korumak için olmadık manevralar yaptıkları günümüz dünyasında, 1968 ruhuna tabii ki her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır. Özellikle dinsel gericilik ve açık yobazlığın, çeşitli kılıflara sokularak ve pervasızca “demokrasi” kelimesini sömürerek ülkeyi hangi büyük krizlerin kapısına taşıdığı apaçık ortadadır.
— 30 MART/6-18-31 MAYIS’ta